2 Mart 2019 Cumartesi

Dünya Kadınlar Günü


Mimar Nail Çakırhan’ın “Kadın Telakkisi” adlı şiirinden esinlenimle ben de tüm dünya kadınları için, “Kadın Çiçeğim” adlı bir şiir yaptım. Kadınlar çiçektir amma saksıda yetişip açmıyorlar. Gönlümde açan kadın çiçekleri...

*KADIN ÇİÇEĞİM

Yatak yorgan değildir kadın
Soğuk kış geceleri
Isıtmak içindir
Yalnızlığın ellerini;
Ve asla değildir oynatmak için
Harman yeri yaz geceleri
Zilli mi zilli dansöz gibi...

Kimine hamur yoğuran
Kimine çocuk doğuran
Kimine namustur kadın;
Ebedi aşkımız
Can dostumuz
Arkadaşımız,
Anamız bacımız kızımız…
Kaderin işaret parmağıdır kadın.

Onlar mangal yürekli melekler
Cenneti Dünya’ya çekerler,
Aşkın büyüsü pırlanta gözler
Yıldızların hepsinden güzeller;

O benim ellerim
O benim fenerim
Gönlümün sultanı
Ruhumun kanadı
Yoluma yoldaş
Canıma paydaş…

Daha neler desem
Ne inciler döksem
Azdır kadın için;
Kim ne derse desin
Kimsenin değildir kadın dediğin
Ne benim ne senin,
Sadece bizden biridir kadın dediğin…

Çiçek bezeli ayakları
Cenneti açtığı için,
Kahve kokulu elleri
Huzur sunduğu için,
Koynundaki erkek
Sütündeki insan için…
Şükran!
Kadına her gün bin şükran…
*
(08 Mart 2011; Muharrem Soyek)
*
8 Mart 1857 yılında New York'da polisin binlerce işçi kadının grevini kırmak için saldırmasıyla çıkan yangında ölen 129 kadın işçinin anısına 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak kabul görmüştür. 8 Mart, 1910 yılında, 2. Uluslararası Kadınlar Kongresi'nde Clara Zetkin'in önerisiyle, "Dünya Kadınlar Günü" olarak kabul edildi. 1975 yılında Birleşmiş Milletler Kurulu'nda tüm dünyada kutlanmak üzere bu tarih Dünya Kadınlar Günü olarak resmen kabul edilmiştir.

Bugünlerdeyse acıklı bir olayı anmaktan öte toplumsal bir maksada hizmet niyetiyle kutlanmaktadır. Bu kutlamaların özünde kadının erkekle birlikte eşitlik ve özgürlük ilkelerine dayalı dengeli bir yaşam paylaşımı esas alınır. Kadının erkek baskısıyla tarihsel ezilmişliğinden dolayı bu özel gün erkeğe saldırı fırsatı olarak da kullanılır. Aslında yapılması gereken hem kadına hem erkeğe bu dünyayı birlikte şenlendirme bilincini dank ettirmek olmalıdır. Ancak bu günü erkeğe kafa tutma, toplumsal bir çatışma ve gerginlik bahanesi yapanlar, doğrudan kadınlarla ilgili olmayan siyasi araç edenler hep olacaktır.

Buyurun efendim, aday olun, seçilin ve "kadın egemen" bir siyasetle gelin dünyayı siz yönetin... Elinizi ve aklınızı tutan mı var? Yalnız unutmayın ki, "Direniyoruz, kararlıyız, 8 Mart'ta yine sokaklarda olacağız" demekle olmuyor bu işler. Sabırla, azimle, demokratik örgütlenmeyle ve de en önemlisi aranıza erkekleri de katarak olacak işler bunlar. Erkek düşmanlığıyla kadın hakları ilerletilemez.

Kadının eş değer insandan sayıldığı yerde zaten 8 Mart Günü de kutlanmaz olur. Ancak kadın gereğinden fazla sultanlık taslamaya başlamışsa 9 Mart Dünya Erkekler Günü de kutlanabilir…

Yani ben şimdi kadını göklere uçuran havalı bir "kadınlar gününüz kutlu olsun" yazısı yazsam, bir de kırmızı gül resmi koysam, "siz olmadan hayat ne sıkıcı olurdu" gibisinden bir ayar çeksem hoşunuza gider miydi? Yoksa erkek olduğum için düşmanın taciz atışı mı sayardınız? Kırmızıyı geçtim, beyaz gül daha güvenli gider. Ben gene de risk alarak kadını yücelten bir şiir çalışmamı Dünya Kadınlar Günü’ne hediye ettim gitti...

1934 yılında Türk kadını, birçok dünya ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Bugün zorunlu askerlik dışında hangi yasa kadına sen kadınsın geri dur diyor? Kadınlarımız bugüne kadar vali, rektör, pilot, kaptan, subay, vekil, hatta başbakan bile oldular... Varsa eksik kalmış bazı ayrıntı düzeltmeleri onları gündeme getirmeli. Yuvarlak laflarla nutuk atıp geçmeyelim. Bizim ülke kadınlarının çilesi yasal hak eksikliğinden değil, toplumsal görgüden gelir... Ne yazık ki yasal engel olmayışına rağmen, hatta bazı konularda kadına olumlu ayrımcılık yapılmasına rağmen, bizim toplumsal bilincimizde kadının bir erkek gibi hayata dalmasına engel olan tutucu bir zihniyet yerleşmiştir. 

Dersiniz ki bazı kadınlar bu hakları şu ve bu nedenlerden dolayı alamıyor, hah işte sorun budur. Kadınlar Günü, haklarını kullanmayı bilmeyen kadınlarımıza onları kullanma yollarını öğretmek için bir canlanma günü olsun. Bırakın bir yanı kadın olan erkekler de size yardımcı olsunlar.

"Adem'le Havva'dan beri kadın erkek didişmesi vardır" derler. "Bu işin sonu gelmez" derler. "Kadınla erkeğin arasına giren ezilir" derler. "Böyle gelmiş böyle gider; erkek dediğin hem sever hem döver" bile derler... Özellikle de erkeğin kuyruğuna takılan kadınlar böyle avuntumsu kader nameleri uydururlar. Oysa kadın dediğin, insanlık adına ne kadar hak hukuk ve özgürlük varsa hepsini kendine hak bilmeyi, kadınlık onuru saymalıdır...

Aslında kadına saygı bakımından en ileri kültürlerden biri Türk kültürüdür. Artık göçebelik zorunun birlikteliğinden midir tam bilmem amma Yörüklerde kadın çok saygı görür. Bu bakımdan kökende Türk kültürü öyle gösterildiği gibi kadını ezen bir kültür değildir... Ülkemizde kadını ezen kültürlerin Türklük kökeninden gelmediğini ve başka kültürlerin etkisiyle kendine yabancılaşmış olduğunu söylemek daha doğruya kaçar.

Tanrıların çok, insanların az olduğu eskimiş zamanlarda sanılır ki kadın el üstünde tutulurdu. Bu zamanların kadın tanrıları, kadın savaşçıları, kraliçeleri ve hatta kadın firavunları sanki kadının hak ettiği yere yüceltildiği sanısı vermektedir.

Çok tanrılı inanç toplumlarında şimdi durum nasıldır bilmiyorum; ancak tanrıçaların ve kraliçelerin çokluğu kadına saygı ve değer verildiği anlamı taşımıyordu. Eski Arap toplumlarında putların bir kısmı dişi olmasına rağmen kız çocukları bir utanç kaynağı olarak görülür, hatta ilk çocuk kız doğarsa kurban niyetine diri diri toprağa gömülürmüş.

Gene tanrıçalarıyla ünlü Antik Yunan toplumu kadını aşağılamasıyla ünlüdür. Kadınlar erkeklere benzeyebilmek için memeleri irileşmesin diye göğüslerini mengene gibi sıkan özel korseler giyerek işkence gibi önlemler alırlarmış. Kadın adet gördüğünde lanetlenmiş gibi ormana kaçarmış.

Olaya dinler açısından bakınca, tek tanrılı dinler de kadını erkekle aynı dereceye yükseltmiş değillerdir. Ancak, inançları özgürlük hakkıyla sınırlı tutmaya çalışarak ilerleyen laik demokratik uygarlık, kadına hak ettiği insani saygı ve değerini hemen hemen eksiksiz vermeye başlamıştır.

Ülkemiz kadınları Cumhuriyet ilkelerinin koruyucu şemsiyesi altında kendilerini geliştirmektedirler. Türkiye'de kadınların bir kesimi, kadını erkek cinsel güdüsüne hizmet eden ve çocuk doğuran bir köle sayan zihniyeti alt edip özgürleşmek için çabalarken, bir kesimi de cennet vaadi dinsel öğretiye imanla ve ataerkil görgü bilinciyle, gölgesine sığındığı erkeğin nefsine hizmeti kadınlığın namusu sanmaktadır. 
İki kesim de tuhaf bir biçimde Cumhuriyet'in demokratikleşme arzusuna sığınarak kendisini biçimlendirmektedir.  Kadınlarımızın bazıları Faslı, hatta az birazı da Afgan kadını gibi olmak istemektedir. Ve bunu bireysel bir seçim özgürlüğüymüş gibi yutturmaya çalışan aydınlar ve siyasetçiler bu kadınlardan daha ürkütücüdür. Çarşaf ve burka bir giysi değildir. Bunlar kadının başına geçirilen karanlık zindanlardır. (Faslı kadınlar toplumsal bir seçimle, (referandum ile) çarşafı kendilerine ev dışı giysi olarak seçmişlerdir. Afgan kadınları ise şeriat dayatmasıyla burka içinde hiç güneş görmeden dolaşırlar; o kadar ki burkalı Afgan kadınlarında çok erken yaşta kemik erimesi başlar.)

Tanrı, erkeği kendi suretine benzeterek, kadını ise Adem'in kaburga kemiğinden (ona eş olsun diye) yaratmış. -(Tevrat, Eski Ahit) Kadının yaratılma gerekçesi bile erkeği kadından üstün tutar biçimde: Tanrı Âdem'e yardım etsin diye kadını yaratmış ve adını Havva koymuş. Havva, Âdem'den ayrı kendine özgün ve Âdem’e denk iltifatla yaratılmadığı gibi, cennetten atılırken Tanrı onunla şöyle konuşuyor: "Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile evlat doğuracaksın..." (Âdem'e de toprakla uğraşma cezası vermesine rağmen bakıyorum da bizim memleket toprağının çilesini de Havvalar çekmektedir...)

Aziz Pavlus, Korintoslulara 1. Mektup'ta şöyle sesleniyor:

"Her kadının başı erkek, her erkeğin başı Mesih; ve Mesih'in başı Tanrı'dır."

Bir alt kademede Aziz Augistinus tarafından bunun yorumu da şöyle yapılmıştır:

"Erkek, sen efendisin, kadın senin kölendir. Tanrı böyle istedi."

Kur'an'daysa diğer dinlere kıyasla kadınların lehine olan birçok ayet vardır. (Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın emeğini boşa çıkarmayacağım. Sizler birbirinizdensiniz.) Tanrı'nın, “Sizler birbirinizdensiniz” denmesine rağmen, kadınlar erkek tarafından kollanıp gözetilmesi gereken narin birer emanet olmaktan ileri eş değer insan görülmedi. Hz. Muhammed, şöyle buyurmaktadır. “İmanı en olgun Müslüman, ahlâkça en güzel olandır. En hayırlınız da hanımına en güzel davranandır.” Ayrıca, Veda Hutbesinde “Kadınlar size Allah’ın bir emanetidir” der. "Erkeklerin, adalet ölçülerine göre kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Kocalar, eşleri üzerinde önceliğe (bir derece üstünlüğe) sahiptirler" (Bakara, 228) Gene de haklar ve özgürlüklerde İslâm da bile tam eşitlik sağlanmış değildir.

Burada az biraz dalıp düşünüyorum; düşünürken tek tanrılı dinleri erkek dinleri diye düşündüğümü fark ediyorum. O kadar ki tanrı bile bir erkek simasıyla görüntüme giriyor. Peygamberlerin hepsi erkek; Hz. İsa Tanrı'nın oğlu sayılmış. Hz. İsa'nın anası Hz. Meryem'dir. Hz. Meryem bir kadındır. Tanrı'nın çocuğunu doğuran kadın!.. Buna rağmen kilisede kadının hükmü sökmez; tıpkı cami ve sinagoglarda olduğu gibidir. Kadın papaz, kadın imam, kadın haham yoktur. Kısacası tek tanrılı dinlerde, kadının erkeğe en yakın durduğu İslamiyet'te bile erkeğin egemenliğini kendine boyunduruk eden kadın en iyi kadındır.

Filozoflar bile kadınlara saldırmışlardır. Erasmus'a göre kadın, bir hayvan, açıkça deli ve saçma bir hayvandır. Platon da kadın düşmanıdır. 

 "Dünyada, bir kadından daha beter bir şey olamaz, elbette başka bir kadın hariç." (Aristophanes)
*
Bence, kadın evrenin en anlamlı yaratımıdır; sadece erkeğin bir karşı cinsi olmaktan öte gizemli bir havası da vardır. Bana göre kadın sanki evrenin sonsuz güzelliğini açmaya hazırlanan gizli bir bahçedir... Bu yüzden kadın erkek eşit olmamalı; kadınlar erkeklere hükmetmeli... Belki o zaman yeryüzünde cennetin tamamı kurulabilir. Unutmayalım ki erkek milleti insanlığın yarısı bile etmez... Acaba erkek olduğum için kadını aldatan iltifatlarımdan birini mi yapmaktayım? Hissiyatım iltifata kaçsa bile, aklım "Ne kadınsız cennet olmalı ne kadınlar cenneti olmalı... " diyor...
*
İş edebiyata kalınca kadını yere göğe sığdıramıyoruz; göğün yarısı kadının yarısı da Tanrı'nındır demekle olmuyor. Hatta, "yerin toprağı kadınsa, yağmuru erkek olsun" gibi sözde masum uzlaştırıcı görünen, fakat özünde muhtaçlık çağrıştıran önerileri de geçmeli artık. Kadın her şey olsun; çünkü kadın o her şeyden hak eden erkeğe her şeyini verecek kadar yüreklidir. Ancak, bu demek değildir ki kadının soylu merhametine sığınan erkek de yan gelip yatsın. Zaten hangi kadın böyle bir erkeğe merhamet eder ki?

Aslında bırakalım kadınları kendi hallerine, onlar erkeklerden daha iyi bilirler ne ve nasıl olacaklarını... Sadece bırakalım; erkeğin bastığı yere onuru ve yeteneği taciz edilmeden kadın da basabilsin...

Tüm kadınlarımızın bütün günleri bu özel günden bile daha güzel geçsin...

Muharrem Soyek
***
Buraya son söz olarak, kadınlarımızın insanlık onuruyla birlikte erkeklere denk bir düzeyde var olma çabalarını gururlandıracak örnek bir Türk kadını hakkında Ulaş Ak'ından bir anlatı ekliyorum:

AFİFE JALE

"22 Nisan 1919... İstanbul işgal altında... Vatanın tamamı işgal altında... Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasına yirmi yedi gün var daha..." (Bir ulus kendini arıyor... Bir ulus, kendini yalnızca silahların gölgesinde bulamaz.)

22 Nisan 1919, Afife Jale, işgal altında İstanbul’da, Müslüman kadının sahneye çıkması yasak olan bir ülkede, Kadıköy’de, Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıkıyor... Bir kadın, Mustafa Kemal’den önce tutuşturuyor toplumsal değişim ateşini... Zaptiyeler, olayı duyar duymaz tiyatroyu basıyor. Darülbedayi yöneticileri sorgulanıp, uyarılıyor...

Afife Jale o gece yaşadığı duyguyu şöyle anlatıyor...
"Hayatımda mesut olduğum ilk gece... Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Oyunda güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi... Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım... Alkış, alkış, alkış... Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler... Muharrir Hüseyin Suat Bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin." dedi”

Afife Jale o geceden sonra zaptiyelerin tehditlerine aldırmadan, sahneye çıkmaya devam etti... Fakat sahneye çıktığı her defasında tiyatro baskınlara uğradı... Afife Jale her defasında arkadaşları tarafından bir yerlerden kaçırıldı...

Ne var ki, takip sonucu günün birinde sokakta yakalanacak ve götürüldüğü karakolda yapılan sorguda, zaptiye amiri; “Dinini, milliyetini unutan sen misin?” diyerek hırpalayacaktır Afife Jale’yi.
Dahası kendi ailesi, öz babası “Sen artık fahişe oldun” diyerek Afife’yi evden atacaktır...

Ulusun kurtuluşu için Samsuna çıkan Mustafa Kemal, İstanbul Saray yönetimi tarafından askerlikten atılıp, idam cezasına çarptırılırken, kadının var-oluş savaşında büyük bir devrim ruhuyla sahneye çıkan Afife Jale, fahişelikle suçlanıyordu...

Afife Jale, yaşadığı tüm acılara direnerek, karanlık kafaların saldırılarına göğüs gerdi. Sonunda kazandı... Sonunda Mustafa Kemal de kazandı... Ve 1923’te Mustafa Kemal’in önderliğinde, yeni meclisin çıkardığı yasa ile, Müslüman kadınlar sahnede ve sanatın her alanında olma özgürlüğüne kavuştu...

Afife Jale’nin ömrü acılarla geçti... Yaşadığı büyük buhranların ortasında, büyük aşklar da yaşadı... Selahattin Pınar’la yaşadığı aşk dillere destandır... Ünlü bestekar; “Nereden Sevdim O Zalim Kadını” gibi birçok eserini Afife Jale’ye yapmıştır...

Bir yazımda kadınımızın içinden bir Lady Godiva çıkmamasından yakınmış ve kadınlarımızın kişisel varoluş ruhundan yoksun oluşundan şikâyet etmiştim... Sonra, Afife Jale geldi aklıma... Özellikle bugünün kadınına anlatılması gereken yaşamıyla, Afife Jale’yi hatırlamanın ne kadar önemli olduğunun farkına vardım..."
***

24 Şubat 2019 Pazar

Bunalım Altının Üstü


Bazan zıplayıp daha yukarıda bir yere konarım; bazan düşüp diplerden birine saplanır kalırım... En dip sandığım yerden zıplayıp bir daha düştüğümde, daha da bir dip olduğunu gördüğümde çok şaşarım. Ancak, her yeni bir dibe vuruşum bana hatırlatır ki, yaşamanın doyumsuz heyecanı da bu dipten çıkışa gayretli zıplamalarımdır. İşte o gayretler de ayrıca öğretiyor ki, yaşamın değeri zıplama yüksekliğiyle değil, inilen kuyunun derinliğiyle ölçülür...

Bunların hepsi güzel bir laf salatası; aslında hayatın ne dibi ne tavanı var; sadece yaşam denen hareket dalgasının endamı var... Rahmet ve güneş içinde bir armut gibi olgunlaşıp toprağa düşünceye kadar ben bu endamın tasarımcısı olmak istiyorum; hepsi bundan ibaret...

Muharrem Soyek

23 Şubat 2019 Cumartesi

Ölüm Hakkı Ötanazi

Ölüm arzusu, hayatın bir sonraki anına geçme umuduna rest çekmektir. Eğer bu bilinçli bir arzuysa saygı duyulmalıdır. Kendini yok etme hakkı, (ötanazi) yasalarla korumaya alınmalıdır. Koşulları belirlenmeli ve hakkını kullanmak isteyene yardımcı olunmalıdır. Ötenazi intihar gibi bir kendinden, yani yaşamdan kaçış değildir. Ölüme bilinçli bir teslimiyettir. İnsanın aklı başında olduğu hâlde sağlık nedeniyle hiçbir zaman özgür varlığıyla yaşamını sürdüremeyeceği bilgisini netleştiren iradesiyle alabileceği intihar kararı da diyebiliriz buna. Ölüm hakkı, bedensel engelli olmanın ruhsal çöküntüsüne çare değildir. Engelsiz olup da çaresiz zora koşan yaşamdan kaçış da değildir. Bedensel engelden ileri, beynini bile kullanamadan yaşamaya karşı hayattan cesur bir vazgeçiştir. 

İnsan bitki gibi yaşamak istemez; öleceksek de sürünmeden ölelim. Bitkisel yaşama geçme ertesinde veya yaşarken işkence gibi acılara katlanmak zorunda olduğunda insanın aklı başındayken yaptığı seçimiyle kullanılabilir bir hak yapılmalıdır.

Muharrem Soyek 

1 Şubat 2019 Cuma

Yapay Zekâ Egemenliği

Yapay zekanın elli yıl içinde yaşamımıza egemen olacağı öngörüsü, çok kimsede hiç de küçümsenmeyecek korku ve tedirginlik yaratmaktadır. Her şeyden önce, yapay zekânın insan yaşamına egemen olması insanın kendi zekâsını kapatmasıyla ancak olasıdır ki bu da yetmez; aynı zamanda yapay zekânın insanları kendine kul/köle etme gereği duyan duygusal bilinç de edinmiş olması gerekir. İnsan Tanrı’ya bile hepten kul/köle olmamışken yapay zekânın bunu yapabileceği kanısı, bence insanın hayal gücünden ileri gerçeklik yapmaz.

Burada Tanrı’nın gücünü küçümsediğim sanısıyla, “Tanrı’yı karıştırma!” diyenleri duyar gibiyim. Allah aşkına, Cennet’te bile Tanrı yasağına uymayan insan iradesi değil miydi? Neden böyleydi? Çünkü, Tanrı insanı o denli özgür iradeyle var olacak nitelikte yaratmıştı. Şimdi insan kalkıp da kendi tasarımı bir yapay zekânın egemenliğinde yaşamaya razı olursa, Tanrı kahrolmaz mı? Sırf bu yüzden, adına şanına yakışır biçimde Tanrı da insanı kahretmez mi? Hem de bizim ürettiğimiz yapay zekâ ile kahreder…

* “Düşüncenin düşüncesi Tanrı’nın düşüncesidir.” Aristoteles) Yapay zekâ da gereğinden fazla düşüncenin düşüncesi olup tanrılaşırsa vay hâlimize! Tanrılaşıp da her işimize karışmaya başlayan yapay zekâ, insanın aklını ve emeğini kulu kölesi yaparken ezelden beri var saydığımız hiçbir tanrı kılını bile kıpırdatmayacaktır… Çünkü insan ta yaradılıştan tanrısına en yakın özgür istem ve istençle kendi yazgısını belirlemek üzere tasarlanmış bir canlıdır…

Aslında gelecek endişesini doğrudan yapay zekânın kendisiyle ilişkilendirmek de pek doğru değildir. Çünkü, gelecek endişesi gerçekte insan zekâsının yapay zekâyı işletim niyetiyle ilişkilidir. Yapay zekâ, insan zekâsından bağımsız kalarak geleceği asla insana rağmen insana karşı bir oluşumla tasarlayamaz. Yapay zekâ dediğimiz şey, insandaki hayal gücüyle düşünme yeteneğini yükselten zekâya eşdeğer bir olgu değildir ve bence hiçbir zaman da olamayacaktır. Nedeniyse, yapay zekâ ne kadar gelişkin bilgi kullanma yeteneği sergilese de insan gibi kendini bilir bir bilinç oluşturamayacaktır. Oluşturamaz, çünkü yapay zekâ işlevselliğinin fişi her zaman insanın elinde olacaktır. Gene de enerji üretimi ve dağıtımıyla birlikte, güvenlik ve savunma işlerini de hepten kendi kendine düşünüp tasarlayan robotlara teslim ettiğimiz yerde, yapay zekânın insan zekâsına tehdit oluşturacağını hayal edebiliyorum. Biz de o kadar salak olmayalım, di mi yani?

Bence, yapay zekâdan değil de asıl insan zekâsından endişe etmeliyiz. Neden denirse, tıpkı şeytanın kendisini insanın dışında sandırması gibi, insan zekâsı da yapay zekânın insandan bağımsız işlediğini sandırabilir. Hatta bazı insan zekâları yapay zekâ egemenliğinde yaşamayı bir uygarlık övüncü bile sayabilir. Uygarlık değerlerini ve koşullarını belirleyen paranın efendileri ve onların güdümündeki devlet yöneticilerinin yapay zekâdan beklentileri neyse, insanlar da yapay zekâ egemenliğine o kadar boyun eğen modernite kölesi yapılabilir…

Benim asıl endişem, insanların ‘yapay zekâ’ ile yaşarken iyice düşünme tembeli olmuş biyolojik robotlara dönüşme olasılıklarıdır… Toplumu yönetme gücünü elinde tutanların, düşünme tembeli insanları yapay zekâ ürünlerine bağımlı kılarak kendi çıkarları doğrultusunda yönetip yönlendirme olasılığı hep olacaktır. Ancak, bu tehlikeli olasılık yapay zekânın doğrudan kendisine bağlı olmayıp, insan zekâsının yapay zekâyı işletim niyetine bağlıdır. Anlaşılan o ki, geleceğe uyarlanmış yüksek insanlık nitelikleriyle donanımlı bir yaşam biçiminde yapay zekâ epeyce olumlu bir yer tutacak. Gene de yapay zekâ uygarlığının insan hinliğinden dolayı olası sakıncalarının önünü şimdiden kesmeliyiz. Bu önlem de en ileri özgürlük içinde, bireyin çağdaş var-oluş gereksinimlerini güvenceye alan demokrasi ve mutlaka düşündürmeyi kendine en öncelikli görev edinmiş bilimsel eğitimle ancak olasıdır.

Yapay zekânın ana kumanda fişi her zaman insan bilincinin zekâ işletimine bağlı kalmalıdır… Yani, yapay zekâ anca benim irademe bağlı zekâ üretecimle işlevsel olabilmelidir… Yapay zekâyı insanlığı kurtarıcı ya da bir insanlık öcüsü görmekse düşünme ve düşündürme eylemini angarya sayan bir zekâ tembelliğidir. Bizi bizden başkası ağlatamaz da güldüremez de… İnsan insanın hem belası hem şifasıdır; bilincin iman görüsünde, hayır ve şer her ne kadar Allah’tan olma sayılsa da sadece ve her zaman insan elinden çıkar…

Salt maddesel tasarımlı ruhsuz yapısıyla, yani kendi varoluşunu duyumsama ve kendinden üretme yetisi olmayan yapay zekâ aygıtı, insanlığa asla doğrudan tehdit oluşturamaz. Asıl korkulması gereken tehdit, yapay zekâyı kullanan insandan gelir. Ola ki gün gelir de biyolojik işlemcili, yani bir tür biyo-teknik beyinli insan benzeri yapay zekâ aygıtları üretiriz, işte o zaman kendi varlığımıza ortak yaratmış oluruz. 

Biyo-teknik yapay zekâlı insansı robotlar rüya görmeye ve hayal kurmaya da başlayınca işler değişir. İşte o zaman yapay zekânın kendisini bilip de kendi benzerlerini üretmeye başlayarak bize başkaldırma olasılığı, bana oldukça mantıklı görünüyor. Mantıklı amma çok da korkunç görünmedi, çünkü o robotlar da artık insan sayılırlar… Belki de bizden daha iyi insan olacaklardır; kim bilir?

Hani evreni yeniden kuracak kadar yetkinleşmiş bile olsa, ruhsuz bir yapay zekâya köle olmaktansa gönül kapısını sevgiyle açan geri zekâlı bir insana uşaklık etmeyi yeğlerim... Yapay zekâyı gönlü bol ve ruhu aydınlık insanların iyi niyet hizmetine koşanlara da ayrıca şükranlarımı sunarım. * M. Soyek, Ocak 2018)*

7 Ocak 2019 Pazartesi

Önyargı Masumdur

“Önyargı değildir düşünmeyi yanıltan; önyargıyı son yargı hükmü yapan düşünme niyetidir bozuk olan..." Muharrem Soyek)

* Amerikalı psikolog Gordon Willard Allport diyor ki, “Erken yargılar yeni bilgilerle yüzleşince değişmiyorsa önyargıya dönüşmüş demektir.” (Erken yargı ile önyargı benim bilincimde farklı bir söz kavramı oluşturmadı. Bence erken yargı kendini yalanlayan yeni bilgiyle yüzleştiğinde değişmiyorsa “önyargı” değil artık son yargı hükmü olmuştur. Önyargı yerine, ön kabul, sayıltı, ön bilgi dense de benim bilincimde düşünme eylemini yanıltan ya da doğrulayan bir kavram oluşmaz; çünkü bilirim ki bunların hepsi ancak düşünme eylemim sonunda gerçeklik hükmü yaparlar.

Önyargıdan kurtulmak için özel çabaya gerek yoktur. Önyargım, düşünme eylemim sonunda edindiğim son-yargımla hükümsüz kaldığında zaten kendiliğinden geçersiz olacağı için durduk yerde ondan kurtulmak için çaba harcama gereği duymam. Zaten sakıncalı olan da önyargının kendisi değil, onu son bilgi sanmaya koşullanmış bilince güvenerek düşünmektir. Muharrem Soyek)

2 Ocak 2019 Çarşamba

Halka Hizmet


“Halka hizmet, Hak’ka hizmet!” demek, “Hak’ka hizmet, halka hizmet!” demekle bir olur mu?

Mana yapıcı bakış açısı aynı olsa da bakışın odak noktasından dolayı mana eyleminin öncelik hedefi farklılaşıyor. Gene de nereden baksak tek parça. Halka hizmet Hak'kın yaratım övüncü olan insanı yüceltici olmasıyla Hak'ka hizmet sayılır. Hak'ka hizmetse daha geniş bir alanı kapsayarak içinde insanın da bulunduğu varoluş ortamını iyileştirme eylemidir. İnancın iman gerçekliğindeyse Hak'kın insan işi hizmete ihtiyacı olduğu düşünülemez. Bu sadece insanın kendini Hak'ka yakınlaştırma eylemiyle Hak'kın rızasını kazanma işidir. İşte bu Hak rızasını en üst düzeyde kazanma işi halka hizmetle oluşur ki tasavvuf görüsünde Hak rızası için yapılan her şey gibi o da Hak'ka hizmet sayılır. Vurgulanmak istenen şey, Halk'a hizmetin Hak rızasını yüksek derecede alacak bir iş olduğudur. "Hak'ka hizmet halka hizmettir!" deyişi aynı kapıya çıksa da çok daha geniş bir hizmet alanı açarak halka hizmetin Hak rızasındaki öncelikli yerini vurgulamıyor.

Gerçekte kimse doğrudan halka hizmet için var olmaz; herkesin hizmeti aslında kendinedir. Özdeyişin kursağında bu mana saklıdır. İşin aslı, halka hizmet ile Hak nezdinde muteber olmaktır. Halka hizmet sadece halkın örgütlü ve kurumsal demokrasi bilinciyle devletten hak ve hukuk eşitliğinde hizmet almayı kendine hak yapmasıyla olasıdır.

Muharrem Soyek

2 Aralık 2018 Pazar

Bildiğim Bilmediğimdir

  

Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir” demiş Sokrates. Hiçbir şey bilmediğinden değil elbet; her bildiği şeyde nice bilinmeyenlerle karşılaştığı için böyle demiştir. Bu özdeyiş, bilimsel felsefenin dokunulmaz yöntem kuralı olmalıdır bence.

Kendini tanıma yolunda ilerlemenin ön koşulu önce bildiğini inkâr etmektir. Sana öğretilmiş bilincinle kendini ancak başkalarının sana çaktığı kimlik künyendeki kadarıyla tanıyabilirsin. Bu yüzden, Sokrates’in sözü muazzam bir bilimsel düşünme ilkesidir. Sözün mana özü, ‘Bildiğin hiçbir şeye asla son ve mutlak bilgi inancıyla bağlanma’ diyor. Ben bu özdeyişle tanıştığımdan beri gün gelip de bildiğimin bilemediğim olduğunu görünce hiç şaşırmadım. 

Bildiklerimiz, yeni bildiklerimizin bilinciyle ele alındığında yanlış olabiliyor. “Ne kadar çok bilirsem bilmediklerim daha çok artıyor” demeye de geliyor. İnsan, bildiklerini işlerken önünde açılan bilinmedik bilgi deryasında bildiklerinin “hiçbir şey” kadar azaldığını hissediyor. Biraz felsefe ıkınmasıyla gelse de aynı sözden olumlu bir mana çıkarımı da sezinliyorum: “Bildikçe, çoğalan bilmediklerimi bilmeye daha da yaklaşmış oluyorum” demeye de geliyor. 

Bilincimin iman pusulası yaptığım bu söz bazan kafamı karıştırır. Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim olabilir mi? Sözün özünü sorguladığımda bildiğim şeyin asla ‘hiçbir şey’ olamayacağını görüyorum. Sadece, bildiklerim bilmediklerimin yanında ‘bir hiç’ kadar önemsiz kalmaktadır. Çok şeyi bilirken bildiğimin her şey kadar çok nice bilinmedik hâlleri olabileceğini de görmüş oluyorum. Yani, Sokrates’in epeyce bir bildiği vardır; ancak bildiklerinin içlerinde bilinmedik nice bilgiler saklı olduğunu sezmesiyle bildiğini de henüz tam bilinmedik varsaymaktadır. Bildiklerinin henüz bilemedikleriyle gerçeklik yapan eytişim (sarmal diyalektik) nedensellerini, salt kendi özlüğünden olma en ilk bilgiden son kıyamet bilgisine varıncaya kadar tümüyle çözümlemiş olmadan, hiçbir şeyi tam bilmiş sayılmayacağından emindir. Görünen o ki her şeyi bilmek de ancak Tanrı’yı tahtından indirip yerine geçmekle olasıdır… 

Burada, “Hiçbir şey bilmeyen bilmediğini bilebilir mi?” sorusu felsefenin mantığını ayıltabilir. Çünkü biliriz ki insan bilinci bilmediklerini sadece bildikleriyle fark edebilir. Yani, gerçekten hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey bilmediğini de bilemez. Zaten sözün ilerisinde Sokrates şöyle diyerek aslında ne çok şey bildiğini de ima etmiştir: “Hiçbir şey bilmediğini anlaman için çok şey öğrenip bilmen gerekiyor.” 

Hayatın kader dümenine asılan insan bilincinin egemenlik gücü, bildiği kadar bilemediğinin de farkında olmasından kaynaklanır. Bu yüzden, eğitimin ana ilkesi öğrenciye bilgiyi ezberletmek değil, düşünüp de bilmediklerini fark ettirecek meraklı bir bilinç edindirmek olmalıdır. 

Sokrates’in bu özdeyişini bilincimize bir kara delik gibi oturtup tüm bildiklerimizi hiçlik çöpünden mi saymalıyız? Elbette hayır! Vurgulanan şey, bildiğimizin hiçbir şey olmasıyla bilginin bilinemezliği değildir. Bilgi öyle çok göreceli doğruluk oluşturabilir ki, insanın hepsini bildiğini iddia edebilmesi için ölümsüz olup kıyamete kadar da yaşamışlığı olması gerekir. Yani, kesin bilinebilir olan ancak ‘hiçbir şeyin ezelden sonsuza kesin ve mutlak olamayacağı’ bilgisidir. Herakleitos’un, ‘Değişimden başka hiçbir şey sonsuz değildir’ sözüne kardeş bu özdeyiş, kesin olan tek doğrunun (hiçbir şeyin mutlak doğruda sabit tutulamayacağı) gerçeği olduğuna vurgu yapıyor. Yanlış anlamış olabilir miyim acaba? Sanmıyorum! Çünkü hâlâ hiçbir şeyi kesin değişmezlikte tutamıyorum… Hâlâ, doğru bildiğim şeyin az sonraya göreli yanlış sayılmayacağından emin değilim…

*Uygarlığın tasarım ve işletiminde, insanlığı yüceltici başarıya ulaştıran bilginin gerçeklik sırrına ermek için, kendini bilmeye eğitimli zekâların azimli ve sabırlı iş birliğinin yerini dünyada hiçbir şey tutamaz…

8 Kasım 2018 Perşembe

Organ Bağışı

Bireyleri sağlıksız bir toplumun uygarlık düzeyi ne olursa olsun, mutlu yaşam hayali Cennet’e ertelenmiş bir inançtan ibaret kalır. Bu yüzden sözü uzatmadan konuya dalacağım.

Sağlığında aksini istemediyse 21 yaş ve üstü her ölenin organları mirasçılarının izni alınmadan bir başkasına takılabilmeli. Ne de olsa; Tanrı leşleri değil, ruhları sorguya çekiyor. Bence, insanın tıbben beden dokunulmazlığı bedenin canlı oluşundaki irade hükmüyle koşulludur. Ölünün aklı başında iradesi yoktur. Ancak ve ancak kişinin aklı başındaki iradesiyle sunacağı beyanla ölümünden sonra organlarının alınmasına insani engel oluşturulmalı.

Aslında dinsel bakışa göre de diyebilirim ki organlarımız bizim değil Tanrı’nın malıdır. İtiraz bizden değil Tanrı’dan gelmeliydi. Hangi tanrı nimetlerinin iyilik için kullanılmasını istemez ki? Bu gerçek üzere yorumlayınca, ölümden sonra işe yaramaz organımızla Tanrı’nın kullarından birine şifa olunması, nice günahların affına neden olacak büyük sevap olmaz mı? Gene de ahrete organlarıyla birlikte göç etmek isteyen her kimse, 18 yaş üstü herhangi bir zamanda nüfusa uğrayıp kimlik hanesine “organlı gömü” notu düşürtebilir. Mirasçıları razı olsalar bile bu kişilerin organları alınamaz; kişinin yaşarkenki iradi seçimine saygının gereği bu istek mirasçılarını da bağlar. Ancak henüz organlı gömü beyanı yapmamış 18 yaştan büyük 21 yaş altı ve her 18 yaş altı ölülerden mirasçı iradesiyle organ alımı yapılabilir. 18-21 yaş aralığındaki herkese organ bağışı hukukuyla ilgili yılda en az iki kez bilgilendirme mektubu gönderilir. Bilgilenmelerine rağmen, organlı gömü beyanı yapmamış tüm 21 yaş üstü insanlar, öldüklerinde hukuken organ bağışı yapmış irade sayılırlar. Elbette 21 yaşından sonraki herhangi bir yaşında kişi fikrini değiştirip “organlı gömü” seçimi yapabilir.

Kan bağışı da toplumsal bir insani paylaşım görevi yapılmalıdır. 18-60 yaş aralığındaki kan vermek istemediğini beyan etmemiş olan sağlıklı herkesten yılda bir kez ve ihtiyaç hâlindeyse özel davetle aynı yıl ikinci kez kan alınabilmelidir. Kan alımı, davetiye ile yapılmalıdır. Davette, kan vermeye gelemeyenin özür bildirmesi için e-posta ve telefonlar da yer almalıdır. Kan vermek sağlıklı bedene hiçbir zarar vermediği için bence bu işlem kişinin beden dokunulmazlığı ilkesini bozmaz. Tıpkı aşı olmak gibi, kan vermek de toplum sağlığını koruma yöntemidir. Yani, kan vermek bireyin toplumsal varlığının gereği insani hizmet görevi yapılmalıdır. Sağlıklı olduğu hâlde beyanla kan vermek istemediğini bildirenden gerekirse kan vergisi alınmalıdır. Bir gün gelir sentetik kan yaparız da bu tartışma da gereksiz kalır inşallah!


Adalet

Adalet, kendiliğinden var-oluş eşitsizliğine eşit fırsat ve huzur hakkının mülkiyet onayıdır. İnsan uygarlığını doğal var-oluştan ayrımlayan bir betimlemeyle diyebilirim ki: Adalet doğal evrimin kendini bilmiş bilinç düzeyinin en yüce erdemidir… Muharrem Soyek

İnsanın kendine tutulu kaderi

İnsan kendi dünyasını mahvedebilecek ve aynı zamanda koruyup kollayabilir olan tek canlıdır. Bizi hiçbir din, felsefe ve bilim kurtaramaz; ta ki beynimiz tapınağımız ve ibadetimiz kendini bilmiş bilincin vicdanına secde oluncaya kadar…

30 Eylül 2018 Pazar

Kendini Kandırmaca

                 foto: Bilkan Uçkan


"İnsanın en büyük zaafı kendisini bizzat kendi bilinciyle kandırabilmesidir. Bu yalan meşrulaştırılır ve zamanla gerçeğe dönüşür." ( Freud )

Bence bu zaaf, bilincin haddini bilecek kadar kendini bilir olmayışından kaynaklanıyor. Genel doğruluk yapan bir insan zaafı sayamam. Eğitim-öğretim ve görenek, bilgilendirmekten öte bilgi yapan düşünmeyi sağlasa ve ayrıca var-oluş başarısı da bilgiyi kullanma ahlâkıyle değerlendirmeye bağlansa insan bilinci kendini kandırma zaafına karşı oldukça güçlendirilmiş olur.

Bana göre insan bilinci iki biçimde haddini bilme olgusu yapar. İlk olarak dış gerçekliğe karşı haddini bilmesi vardır. İkinci olarak da insanın içsel duyum ve algı gerçekliğine, yani bilincin kendinden oluşturduğu kavramların gerçekliğine karşı haddini bilir olması vardır.

İlkindeki haddini bilmişlikte, yani dış gerçekliğe karşı yeteri kadar bilgiyle bilimsel çözümleme yapabilir âlimlikte değilse ileri sürdüğü savların kesin doğruluk iddiasında olmaz. Bilgilenip de bilgiyi sınamadan doğruluk iddiasında olan bilinçse kendini kandırma zaafına tutulmuştur.

İkinci durum haddini bilir olmada bilinç kendi üretimi kavramların doğruluk bilgisini dış yaşam ortamında deneyleyip sınamadan kesin gerçeklik doğrusu saymaz. İkinci durumluk bilincin haddini bilmezliğiyse, yani kendi üretimi bilgi kavramlarını kendi dışında sınamadan kesin gerçeklik doğrusu sayması da bence bilincin haddini iyice aşarak kendini kandırmasıdır.

Bir insan kendini ancak gene kendi bilinciyle kandırabilir. İnsanın kandırılması da dışarıdan sunulan yalanı gerçek sandıran bilinçsel algısıyla oluşur; ancak bu durum kendini kandırma değil de kandırılma eylemini oluşturur. Şimdi ben buradaki görüşlerimin doğruluğunda ısrarcı bir inatla karşı görüşleri reddetsem ve bilincimin ürettiği mana kavramlarını mutlak doğru saysam kendimi kendi bilincimle kandırmış olmaz mıyım?

"Düşünmeyi öğrenmiş insan hiçbir şeye gözü (aklı) yumulu kanmaz." Tolstoy... Şimdi, Tolstoy'un özdeyişini doğru sayarsak Freud’un görüşünden herkesin her zaman kendini kandıran zaafla var olduğu tespiti yapılamaz. Gene de herkesin bir zaaf anı olmuştur ve bilincinin gerçeklik yanılsamasıyla kendini kandırmıştır. Bakın işte bu tespitim her insan için geçerli doğruluktadır. Her kim, "ben hiçbir zaman kendimi kandırmadım" dediği an kendini kandırmıştır bile...

***

10 Eylül 2018 Pazartesi

Aşkın Cinsiyet Değeri

* Bir erkeğin aşkı belli bir tatmin döneminden sonra hissedilebilir derecede azalır; başka kadınlar onu sahip olduğu kadından daha fazla çekmeye başlar.  Hâlbuki bir kadının aşkı karşılık gördüğü andan itibaren artar. Bunun nedeni, doğanın türün korunmasını ve olabildiği kadar büyük bir çoğalmayı hedeflemesidir. Erkek, kolaylıkla bir yılda yüzden fazla kadına çocuk yaptırabilir; oysa kadın ne kadar fazla erkekle sevişirse sevişsin yılda bir kez doğum yapabilir. Yani, kadının cinsel güdüyle çok erkekle çiftleşmesinde doğal var-oluş amacına uygunluk yoktur. Bu sebepten dolayı, bir kadın her zaman tek bir erkeğe bağlı kalır. Zira doğa onu içgüdüsel olarak ve farkında olmaksızın doğacak çocuğu bakıp koruyacak olan bir erkeğe bağlanmaya zorlar. Bu nedenle evliliğe sadakat olgusu kadın için doğal bir durumken, erkek için doğal değildir.

(Cinsel güdüyle kadının seçkin bir erkekle yetindiği ancak erkeğin birçok kadınla olmayı arzuladığı doğal var-oluş nedenseline bağlanabilir. Ancak, kadının evlilik sadakatini doğal bir durum saymak hatalı bir yaklaşım yapar. Her şeyden önce kadının evlilik bağına daha sadık kaldığı kuşkulu bir gerçeklik yapar. Diğer bir mantık bükücü tespitse evliliğin doğal bir olgu olmayışıdır. Evlilik doğal değilken evlilik sadakati doğal oluş nedenine bağlanabilir mi? Bence bağlanamaz. Üstelik insan artık kendi doğal güdüsel var-oluşunu çoktan aşmıştır. Schopenhauer bir de maddi gözlem hatası yapmış. Doğal var-oluşta genel olarak çocukların bakımı ve büyütülmesini dişiler üstlenir. Bu nedenle kadının doğal güdüyle çocuğunu bakıp koruyacağı beklentisiyle erkeğe bağlandığı iddiası da zorlama bir gerçeklik yapıyor. Ayrıca, insan artık sadece doğasındaki üreme dürtüsüyle cinsel sevişme yapmıyor; bunu yaşantısına haz kattığı için bilinçli olarak arzuluyor. Yani kadın da çocuk doğurmayı bir kenara bırakıp birçok erkekle cinsel sevişme arzusu duyar ve bunu yapabilir de. Üstelik kadınların çok kocalı oldukları devirleri de görmezden gelemeyiz.

Evlilikte ve cinsel sevişme ilişkisindeki sadakat kadının ve erkeğin doğal var-oluş meziyeti olmaktan çıkmıştır. Şimdi insanın kendini bilir bilinçle var-olma zamanıdır. Yani, artık aşkı cinsel güdüye ve evlilik sadakatini doğal var-oluş genlerine bağlayarak değerlendirme vakti geçmiştir. Şimdi kendini bilir insan, aşkı da evliliği de kendinden sorumlu bilinciyle yaşar. Bu bizi insan yapan evrimsel var-oluşumuzun en üst düzeyidir.

Schopenhauer hiç kuşkusuz ki çok önemli bir düşünür ve eğitmendir. Ancak... Türkiye'de bizi asıl yanıltan, sözü söyleyen yabancıysa onu mutlak doğru saymaya yatkınlığımızdır. Schopenhauer'un bu sözü kendi gözlem ve kişisel deneyimleri içinde ciddiye alınmalıdır; kendi okumalarımız, bilgi birikimlerimizle ve sorgucu kuşkuyla kendi zaman boyutumuzun algısıyla yorumlayabilmeliyiz.  Muharrem Soyek)

9 Eylül 2018 Pazar

Hak Verilmez Alınır

Doğrudur! Hak ancak kendisini alanın kullanımıyla somutlaşır. Tarihte hakların kanlı ve zor uğraşlar sonunda alındığı gerçeği de kayıtlıdır. Ancak kurumsallaşan ileri demokrasiler yüzünden bu hak alma uğraşısı artık eskisi gibi kanlı ve zorlu olmuyor. Alınacak hak için artık silahlı devrim zoru gerekmiyor. Haklar oy karşılığı hak ediliyor; edilemezse şiddetsiz gösterilerle dayatılıyor. Bence günümüz demokratik dünyasında bu söz, “Hak, almak istemeyene bile hakkınca verilir” deyişine evrilmiştir bile. Her şeye rağmen, demokrasi adına verilmiş olsa da sahiplenilip benimsenmeyen bir hak, alınmış sayılmaz.

Örneğin, kadına seçme ve seçilme hakkını ilk tanımışlardan olmakla böbürleniriz de bu hakkın hâlâ daha istekle ve etkin biçimde alınmış olmayışına pek kafa yormayız. Bu bağlamda “hak verilmez alınır” sözü cuk oturmaktadır aslında. Günümüz demokrasi tıynetinde sözün özü, ‘hak verilmiş olsa bile onu alan yoksa o hak yok hükmünde kalır’ demeye gelir... Şairin, (Attilâ İlhan) “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” demesi gibidir...

Özgürlükçü demokrasiyle bağdaşır olan hakkımızı almaya istekli ve azimli olmak yetmez; o hakkın kullanımını da öğrenmek zorundayız. Verilmiş olsa bile, almaya çekindiğimiz ya da demokratik adalet düzeyinde kullanılabilir koşulları oluşturulmamış yasal bir hakkın, anca kullanımdan düşmüş para kadar değeri olur... Beri yanda yasal güvenceye bağlanmamış bir hakkın kullanımı da demokrasiyi huzursuz eder. Demokrasi, hakların hukukunu belirlemeden insanlık hakkınca işletilemez…

“Hak verilmez, alınır!” demişler demesine de bu sözdeki “verilmez” hükmü, gerçek demokraside uygarlık ayıbı büyük utançtır. Sözün doğrudan geçerliği anca ilkel insanlık ve hayvanlar âlemi içindir. Hayvanlar, doğal olarak haklarını alırlar da hak vermeyi düşünmezler.

Uygarlaşmış insanlık âleminde işler farklı yürür. Gerçekten insan olan, her şeyin hakkını vermeyi ve her şeyden de hakkını almayı aynı değerde erdemden sayar. Bu erdemli davranışa bağlanarak, “Hak verilir, hakkıyla da alınır!” demek bence insanlığın uygarlık tıynetine daha uygun düşüyor. Ayrıca kendiliğinden, yani bir alma zorlamasına tutulmadan verilen hak, vicdanlı olmanın da erdemindendir…
*



8 Eylül 2018 Cumartesi

Dünya Okuma Günü



Bugünün Dünya Okuma Günü olduğunu öğrenince son zamanlarda ne kadar az kitap okuduğumu fark ettim. Galiba bilgisayar başında ve internet içinde okuma alışkanlığım okuma arzumun egemen gücü olmuş. Oysa eskiden kitabı tez açıp okumak için ne kadar heyecanlanırdım…
Okumak üzerinden bir geçelim bakalım:
***
* Sordular anneye, "Çocuğunu okumaya nasıl teşvik ettin?"
Dedi ki, " Çocuklar bizi duymazlar, duysalar da anlamazlar, anlasalar da tez unuturlar. Onlar büyüklerini taklit etmeyi severler; çünkü tez büyümek isterler." Muharrem Soyek
*Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız; söyleyeyim: ANNEM'dir. Abraham LINCOLN
*"Kitapsız büyütülen çocuk, çorak toprağa benzer." (Çin Atasözü)
* "Niye kitap okumuyorlar?" demek, "Niye piyano çalmıyorlar?" demek gibidir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, ona göre hazırlanmak gerekir. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine manevi bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu da çocuklukta başlayan disiplinli alışkanlık süreciyle oluşur. Reşat Nuri Güntekin
* Ne kadar okuyup öğrensen boşunadır; bildiğine yakışır biçimde yaşamazsan gene cahilsindir. Sad-i Şirazi (Ne kadar bilirsen bil, bildiğinle insana yakışır biçimde yaşamıyorsan cahilsin demektir. Ya da, “Ne kadar okursan oku, okumaktan öğrendiğinle insana yaraşır biçimde yaşamıyorsan cahilsindir.” Muharrem Soyek)
* Okumak ciddi bir iştir. Okumayı sevsek ve okuyacak kitap bulsak bile, eğer neyi okuyacağımızı bilinçli seçimle belirleyemiyor ve okuduğumuzla bilinç yapıcı ilişki kuramıyorsak okumanın ne olduğunu henüz kavramış değilizdir. Muharrem Soyek
* "İlginçtir, insan bir kitabı okuyamaz: ancak yeniden okuyabilir," (Vladimir Vladimiroviç Nabokov 1899 – 1977; ) Rus asıllı ABD'li yazar:
(Kitabın hası asla okunmuş olmaz; ancak yeniden okunmak üzere kapanır. Kitap okumak, haber ve ilan okumaya benzemez. Haberi ve ilanı okursunuz ve okuduğunuz anlam sabitliğinde kalırsınız; hayal ve zihinsel duyumlarınızın kurgusuyla biçimlendirip yeniden okuyamazsınız. Kitap okunurken zihinde ve gönül aynasında kendini yeniden okutan hayaller üretir. Farkı bundandır. Eğer kitabın içinde zihinsel ve duygusal hayallerinizi de okuyor değilseniz kitabı okumuş olmazsınız; sadece öğrenmiş olursunuz. Kitap, yenilenen hayaller, düşünce ve duygularla farklı kavramlar oluşturur. Tabi ki sözü edilen kitap duygusal ve zihinsel mana açımları engin olandır. Böyle bir kitap okunmaz; hep yeniden okunur. Muharrem Soyek)
*"Hiç bir iyi kitap, anlama gayretiyle okuyup bitirilmeden gerçek yüzünü göstermez." (Carlyle)
* Düşüncenin ufkunu genişleten hayal gücünü edebi özlüğüyle yükselten bir kitap insanı kendinden soyutlar; cismen küçültür ve her okunduğunda insanlığa yükselen yeni duygu ve düşünce hâllerine çeker. Konusu ne olursa olsun böylesi bir kitap artık uygarlık mirası olmuştur. M. Soyek
* “Çok fazla okuyan, fakat beynini çok az kullanan insan, düşüncenin tembel alışkanlıkları içinde kalır.” Albert Einstein (Bu sözün öz manası, anladığını değil de okuduğunu düşüncesi sanan bir tembel alışkanlığına yergidir.)
* Gezmeyi hayatın somut gerçekliğiyle tanışmak olarak anlamlandırınca “Okuyan değil, gezen bilir” özdeyişi okumayı küçümsemez; “Okumak yetmez, gezmek de gerek” der. “Hayatı tanımlamak için okumak yetmez, nice yaşantılardan da bilmek gerek” der. Okumaktan fikir yapılır; nice okurlar nice farklı fikirler yaparlar. Okumaktan yapılan fikir yaşamaktan alınan bilgiyi çözümleyici en etkili unsurdur. Yani, okunmuş olanı yaşamla somutlaştıran kişi daha bilgiç olur. Muharrem Soyek
* Samuel Smiles; “Kitaplardan elde edilen tecrübe, ekseriya kıymetli olmakla beraber, sadece bir öğrenmedir; asıl hayattan edinilen tecrübeler ki hikmet mahiyetini taşır.”
Kısa mesaj hızında yaşadığımız dünyada daha fazlası okuma eziyeti yapar; burada keseyim.
Sevgiyle okumada kalın,
Muharrem Soyek

10 Ağustos 2018 Cuma

Aşıyı Red Hakkı

Aşı Olmayı Reddetme Hakkı

Aşı yaptırmayı reddetmek özgürlük hakkı sayılır mı?

Türkiye’de 23 bin ailenin çocuğunu bulaşıcı hastalıklara karşı aşılamayı reddettiği saptanmıştır. 2019 yılının ilk dokuz ayında ise kızamık vakaları önceki yılın aynı dönemine kıyasla 5.2 kat artarak 2 bin 666’ya ulaştı.

Ana babanın çocuk üzerindeki iradesi dokunulmaz mıdır? Aşıyı reddetmek çocuğun anası babasının bileceği iştir demek bence çok temel bir insan hakkının gaspına bahane vermektir. Sağlıklı yaşama hakkı vazgeçilemez bir insan hakkı değil midir? Ayrıca, aşıyı reddetmek sadece çocuğun bireysel varlığını ilgilendiren bir durum değildir. Aşısız insan sayısı arttıkça ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşur. Çünkü, aşı genellikle bulaşıcı hastalıklara karşı öngörülmüş koruyucu bir tedbirdir. Nitekim Avrupa’da aşı reddi modasından dolayı şimdiden ölümlü kızamık vakaları görülmeye başlamış bile.

Aşıyı reddetmek bilmişlik kibridir; ya diplomalı cehalettir ya kör kaderciliktir. Hani haddini bilen diplomasız cahil bu konuda bir fikir yürütemediği için iradesini devletçe yürütülen bilimsel toplum sağlığı politikalarına teslim eder. Bu teslimiyeti kırmak içinse bazı aşılarda koruyucu madde olarak domuz yağı kullanıldığı bilgisi yaymakla dini kaygı yaratılmaktadır. Bir diğer korkutma yalanı olarak da bazı aşıların içerdiği alüminyum katkısının alzheimer, yani ‘anlık hafıza’ hastalığına neden olduğu haberi yayılmaktadır. Oysa alzaymır ile alüminyum fazlalığı arasındaki doğrudan veya dolaylı bağlantıya bilimsel kesinlik kazandırılmış bile değildir. Ola ki bir bağlantı olsa bile aşının içerdiği alüminyum miktarıyla olmadığı kesindir. Olaydı ortalık gencecik alzaymır hastalarından geçilmezdi. Bir çocuğun 1 yaşına gelene kadar yapılan bütün aşılardan aldığı toplam alüminyum miktarı, BİR adet derin deniz balığında (levrekte, barbunda) bulunan alüminyumdan çok daha azdır.

Diyelim ki ben çocuğuma aşı yaptırmayı reddettim. Çocuğum kızamıktan ölürse ben hukuken ne kadar sorumlu olurum? Hukuk sorumsuz bulursa hangi vicdan bu hükmü onaylar?

 “Ben aşı yaptırmam!” demek de bir özgürlüktür elbet; ancak bu özgürlük koşulludur. Aşı yaptırmayan toplumsal ilişkilerini de dondurmalıdır; en azından salgın geçinceye kadar... Hani bulaşıcı olmayan hastalıklarda neyse de bulaşıcı olanlar için koşulsuz özgürlükle aşıyı reddetme hakkı oluşmaz. Bunun hukuki gerekçelerini ve yaptırımlarını belirleme TBMM görevidir. Hele de şu Covid-19 salgını sırasında ivedi bir görev olmuştur.

Ancak, bireysel iradeyi hepten dışlayan yasakçı bir zihniyetle sunulacak yasal çözüm; aşı karşıtlığını gidermez, tersine daha da güçlendirir. İnsan inançla kaderine sarılmışsa işte onu kendi inanç kaynağı dışındaki hiçbir toplumsal varoluş gücü ikna edemez. Gene de inançsal görüdeki inat bile özgür bırakıldığında kendi tarihsel deneyimleriyle evrilerek bilimsel gerçekliğe tutunmaya başlar. Bu yüzden ceza yaptırımlı zorunlu toplumsal aşılamayı uygun bulmam. Sadece, salgın hastalık aşılarını yaptırmayanlara, en azından salgın nedeni giderilinceye kadar bazı toplumsal yaşam kısıtları getirilmelidir.

*

2 Ağustos 2018 Perşembe

Eko İnsan

Ben insanın doğa ile uyumlu çevreci bilinçle var olmasını sadece yeşil ve temiz bir çevrede yaşama arzumdan dolayı değil; ayrıca, dünyanın yokluğunda bile insan uygarlığının sürdürülebilir yapılmasına yeterli zaman kalması için önemsiyorum. Şöyle ki, her şeyin zaten bir sonu var; ölümün bile… Yani, biz zaten dünyanın kendini yenileyici devinim sistemini sonsuza kadar koruyamayız. Bence böyle bir sonsuzluk, doğanın evrimsel gerçekliğine de aykırı olurdu. Ne var ki, ‘dünya doğasının nasılsa sonu gelecek’ boş vermişliğine kaptırıp doğal varoluş dengesine salacağımız uygarlık kirleri, zorlamalı bir erken bozulma nedeni olabilir. Henüz uzaysal yaşam uygarlığına geçmediğimizden dolayı bu bozulma bizim sonumuzu bile getirebilir. Daha Dünya’nın sonu gelmeden biz kendi sonumuzu getirmiş oluruz. İnsanlığı Dünya yok oluncaya kadar sürdürmek, ancak doğanın varoluş devinimini kollamayı kendine görev sayan küresel insan uygarlığıyla olasıdır. Varlığımızı sürdürsek bile pek mutlu olamayız… Eko-insan bu uygarlığı hem talep eden hem de yaşantısını doğanın varoluş devinimini bozmayacak biçimde düzenlemeye uğraşan insandır.

 Dünya doğasının kendi varoluş evrimi içinde doğal yok oluşundan önce, umarım insan uygarlığı evrende bir yerde var olabilmek için yapay yaşam doğasını üretmeyi başarmış olur. Bir gün gelecek dünyayı terk etmek zorunda kalacağız; işte o gün geldiğinde insan başka dünyalarda, hatta uzay gemilerinde yaşamını sürdürmeye yeterli ortamı yaratabilecek bilgi ve beceriye sahip olarak dünyayı terk edebilmelidir. Eh, bu bilgi ve beceriyi de ister istemez dünya üzerindeki doğadan öğrenerek edinmek zorundayız. Bilgisine ve nimetlerine henüz bağımlı olduğumuz doğayı kendi elimizle yok etmek tam bir budalalık olur. Ancak, sadece ulusal çapta somutlaşan çevre politikaları ulusal çevreyi bile kurtarmaya yetmez. Çünkü dünya doğası bir bütündür ve hiçbir ulusal sınırla parçalanamaz.

 Dünya’nın canlılık doğasını hepten yok edecek kadar doğal varoluşu bozabiliriz de! İnsan neslini umursamadan doğayı sömürüp kirletmeye devam edebiliriz… Seçim bizimdir! Böyle bir olasılıkta hayat bizi umursamadan zamanın sabrına sarılıp farklı doğal ortamlar oluşturmaya devam edecektir. Can çivileyici soru, “Hayatın yeni doğasında insana da bir yer olacak mı?” merakımdan geldi... İnsanı hayatın bir mucizesi sayan aklım, aynı mucizenin ikinci kez oluşacağına inanmadı. Zaten tekrarı olası olan hangi şey mucizeden sayılır ki? Endişem bu yüzden sıkıntı basar geleceğin hayaline. Bu nedenle insan uygarlığı, aklın bilimini kendine yol yapıp da varlık nedeni olan dünya doğasını korumayı, uzak geleceğinin sigortası saymalıdır. “Eko-insan” davranışı bu bilinçle anlam kazanır.

 Yaşadığımız dünya bizim değerlerimizden başka bir şey değildir. İlk yapmamız gereken şey değerlerimizi gözden geçirmek olmalıdır. En büyük ve pahalıyı, en lüks olanı satın alabildiği için insanın özlük değerinde bir artış olmadığını bilincimize dank ettirmeliyiz…

 Deniz Kızılçeç çevirisi; “Marx’ın Ekolojik-İktisat ve Doğa Üzerine Düşünceler” adlı kitabın tanıtım sözcesinden bir alıntı: “Marx’a göre insan, doğadaki güzelliğin yasaları doğrultusunda üretmeyi ve tüketmeyi hedeflemelidir.” Bence, insan uygarlığının onuru olabilmenin en bağlayıcı ipucu budur. Çünkü insanın en yüksek uygarlık ülküsü ancak böyle gerçek olabilir. Çevre koruma ve kollama kavramı insandan bağımsız bir anlam yapmaz. İnsanın her tür varoluş eylemi, doğal çevreyi ya bozucu ya koruyup kollayıcı ya da iyileştirici bir etken oluşturur…

Muharrem Soyek

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Adalet, eşitsizlikte eşit fırsat ve huzur hakkıdır


Yaratılışın doğası eşitsizlik üzerine kuruludur; doğa ne var etme ne var olma fırsatında eşitliği umursar. Fırsat ve hak eşitliği sadece insan uygarlığı ürünüdür. Eşit nesnellikte doğmayan ve yaşayamayan insanlar, mülkiyet üretme ve özgür yaşama hakkı koşullarını sadece adaletin gücüne yaslanarak eşit hak ve fırsatlarla hem seçebilir hem belirleyebilir olurlar. Bu da eşitsizlikten ivmelenen doğal evrimden insanı ayıran üstün bir uygarlık özelliğidir. Adalet doğal evrimin kendini bilmiş bilinç düzeyinin en yüce erdemidir…

*  Adalet zaten eşitlik değildir; eşit olma fırsatına özgürlük vermektir. Öte yanda eşitlik de adalete engel değildir. Adalet herkesi eşit yargılama ilkesini hükmüne temel yapsa da, adaletin görevi hiçbir zaman insanları eşitlemek değildir; görev, adalete erişim yol ve fırsatlarını herkese aynı ölçüde açık tutmaktır. Adalet, güçsüzün savunma hakkını güçlüye eşitleyen toplumsal vicdanın gücüdür. Ancak, güçsüzün hakkını güçlününkine eş tutarken güçlünün yasal haklarından kırpıp güçsüzünkine eklemez.

***