Geçmişin bilgisi kadar yaşlı, geleceğin umudu kadar gencim. Bugünse gönül bağlarında gezmekteyim... Öbür blog adreslerim: http://blog.milliyet.com.tr/Sayfam/Blogger/?UyeNo=1511824 https://www.antoloji.com/muharrem-soyek/
25 Aralık 2013 Çarşamba
Demokrasinin Yeteneksiz Siyaset Dansı
Dershane meselesinde ve son olarak da Halk Bankası’nda aklanan kara para yolsuzluk iddiaları peşinden tuhaf bir durum çıktı ortaya. Daha öncesinde Fethullah Gülen için “Fetoş, F-tipi, ağlayan şeytan” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanan sosyal çevremden şimdilerde “Sayın Fethullah Gülen ve Hoca Efendi” biçiminde saygıdeğer hitaplar duymaktayım. Bu bilinçsiz bir tutarsızlık mı yoksa çıkarcılığın siyasi çıkını mı?
Bir zamanlar AKP iktidarını ABD istedi dendi. Şimdiyse AKP iktidarını ABD devirsin diye dualar ediliyor. Peki, yerine gelecek olanı da bu durumda ABD iktidara getirmiş olmayacak mı? İşlerin böyle yürümesine demek ki işimize gelende itiraz etmeyeceğiz.
Ergenekon ve bağlantılı benzer davalarda daha iddianame bile açıklanmadan gözaltı ve tutuklamaların sahte delillere dayandırıldığını varsayanlar şimdiki “yolsuzluk” operasyonundan sızan her bilgiyi suça kanıt yapma telaşına girmiş gibiler. Hükümet olan AKP son durumda Ergenekon ve benzeri davalardaki nispeten demokratik duruşunu koruyamadı. “Muhalefet Ergenekon avukatı olursa biz de savcısı oluruz” demişti. Şimdi, muhalefet “kara para yolsuzluğu” davasının avukatı ve savcısı olmaya yeltenmişken iktidar da panikleyip mahkeme hâkimi olmaya kalkışıyor. İkisi de demokrasinin yüz karası oldu. Neyse ki Sayın Bülent Arınç yargının muhakeme sürecine hükümetin hüküm tayin edici bir karışmasının söz konusu olamayacağını açıkladı. Başbakan’dan bir düzeltme demeci çıkmadığına göre, şimdilik Sayın Arınc’ın sözüne güvenle süreci izlemekte bir sakınca görmüyorum.
Kim ne yolsuzluk yapmışsa, kim rüşvetle iş yapmışsa hukuki kanıtlarıyla tespit edilip gereken cezaya çarptırılsın. Kimin itirazı var? Hükümetin mi? Onu da millet seçimde değerlendirsin. Ancak, suçun ve suçlunun mahkeme hukuku içinde belirlenip cezası kesilene dek yargı sürecinin siyasi linç sopası gibi kullanılması demokrasiye hasar verir. Burada yapılması gereken en demokratik davranış yargı sürecindeki kusurları yargı erkine saygı çerçevesinde eleştirmek olmalıdır. Eleştirinin temel amacı da bağımsız yargı kurumuyla demokrasiyi ilerletmek olmalıdır.
Daha düne kadar “ABD’ci, ABD ürünü” diye iktidarı yaftalayanlar ABD devlet yetkilileriyle görüş alışverişi yaptıkları kahvaltılara katılmaktadırlar. Hatta K. Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyareti sırasında F.G. Cemaati’nin adamlarıyla görüştüğü bilgisi çıkmıştır. Ana muhalefetin ABD büyükelçisiyle görüşmeleri de dikkat çekici. Katılsınlar tabi; fakat önümüzdeki seçimlerde iktidar olurlarsa TC ürünü olsunlar. Bunun için siyasi kimliklerini sadece milletin özgür seçim iradesinin onayına sunmaları yeterlidir.
Cemaat liderinin “Elimde olsa bütün paşaları serbest bırakırdım" demesine sessiz kalındı. Mehmet Haberal serbest kaldıktan sonra ilk ziyaretini Fatih Üniversitesine yaptı. Şimdi İstanbul'da Cemaat Sarıgül’e destek istiyor.
Sayın Mustafa Balbay serbest bırakıldı. BDP milletvekillerine ret cevabı verildi. Muhalif siyaset Balbay için göstermiş olduğu demokratik çabayı BDP milletvekilleri için de göstermelidir.
Siyaset, "Düşmanımın düşmanı dostumdur" ilkesini onur madalyası olarak boynunda taşımaya devam ettikçe bu böyle sürer gider. Bir zamanlar TC'nin en firavun düşmanı olan F.G. şimdi kurtarıcı destek güç
olarak kabul görebilir.
Her şeye rağmen toplumsal varoluş bilincinin sağduyusu demokratik seçimlerde eğri doğru ortaya çıkabiliyor. Sağduyunun yanılmayacağını umuyorum; yanılsa da demokrasinin ipine sıkıca bağlı kalabilirsek elbet bir başka seçime kendisini düzeltme fırsatı yakalayacaktır. Zamanın sabrı sonsuzdur. Demokratik olgunluğun sabırlı azmiyle çözülmemiş hiçbir sorun kalmaz.
Yolsuzluk veya kara para adli operasyonunu daha iddianame bile hazırlanmış değilken hükümeti linç fırsatı saymak siyasi bir tercih olabilir. Ancak bu bir aydın tavrı olamaz. Ergenekon davasındaki taraflı bakışların önyargılı çıkarımlarını hatırlamalı. Esas olan hükümetin yargısal süreci engelleyici veya durdurucu hukuk dışı bir baskı yapıp yapmadığıdır. Mahkemeyi takip edip göreceğiz. Yolsuzluk suçu işleyeni hükümet korumaya alırsa onu da millet sandıkta değerlendirir. Seçim öncesinde yolsuzlukla suçlanan hükümetin savunma telaşıyla öfke nöbetine tutulup yargıyı rakip siyasetin taşeronu sayması büyük hatadır. Ancak yargının yerine infaza kalkan muhalefet bilmeli ki bu tutumuyla seçmen vicdanında AKP'yi mağdur duruma iteleyerek güçlendirebilir de.
Olayın bir de ekonomik gerçeklik boyutu var tabi ki. İran'dan ithal edilen doğalgaz ve petrol paraları euro cinsinden Halkbank kasasında birikmektedir. Hatta Pakistan bile İran'dan ithal ettiği enerji hammaddesinin parasını Halkbank'a havale etmekteymiş. Ambargodan dolayı bankalar arası para transferinde sıkıntı olduğundan sanırım ki İran'ın da onayladığı bazı güvenilir kimseler kuryeliğiyle İran'ın parası İran'a gitmekteydi. Yani olay ambargoyu delme girişimine yasal çerçeveli siyasi operasyon da olabilir. Bu arada rüşvet ve zimmet gibi yolsuzluk
yapılmış da olabilir tabi ki. Savcılar bu yüzden soruşturma yaparlar;
gerçeği delillendirmek için... Mahkemeler de delilleri değerlendirmek için
kurulurlar. Hâkimler de hukuki değer arz eden delillere istinaden suça ceza keserler. Kesilen cezaya itiraz hakkının da kullanılmasından sonra masumiyet hâli son bulur. Mahkemelik davaları "benim adamım masumdur" veya "bizden değilse suçludur" mantığıyla siyasi çıkar malzemesi yapmak demokrasiyi geriye iter.
Şimdi kalkıp bir diyen çıkar illa ki: “Bir insanın hayatında kaç tane 4-5 yılı var ki seçimden seçime çözüm umuduna bağlasın ömrünü? Adamlar milleti soyarken sen kalkmış, “sandıkta hesabı sorulur” diyorsun. Ben de öpüle öpüle usandım” diyorum. Ayrıca, mahkemenin yansız tutumuyla vereceği adaletli hükmü bekleme tavsiyen hiç de güven vermiyor. Halkın parasını siyaset maskeli hırsız ve rüşvetçilere kaptırmak en kayda değer demokratik ayıbımız olmuşken sandığın adalet bekleyen sabır taşı da çatlar elbette”
Sözü burada kesip bırakmak düşüncemi ifade yeteneksizliğim olacağından, konuyu özüne bağlayan iki çift lâf etmem gerekiyor:
Tabi ki demokrasi insan ömrünü ihya etmeyi amaçlıyorsa bir anlam ifade eder. Ancak, demokrasi bir insanın ömrüne sığıştırılacak özel bir mutluluk hâli de değildir. Geleceği de kapsayan bir insanlık ilerlemesidir. Zaten bu yüzden “ileri demokrasi” kavramı günümüz demokrasi bilincinde ilkesel bir anlam ifade eder olmuştur. Demokrasiyi ilerletmek insan uygarlığının bence en yüce ülküsüdür; ta ki yerine başka bir yönetişim sistematiği tasarlayana kadar.
“Öpüle öpüle usandım” demendeki sitem demokrasinin en temel yapı sistematiği olan seçim hukukuna ve demokratik adaleti sağlayan yargıya güvensizlikse, çaren seçim sandığını kırmak ve yargıyı yok saymak mıdır? Bence çare, demokrasinin kusurlarını gidermeyi amaçlayan toplumsal çabanın örgütlü işbirliğine demokratik ilkelerle emek katmaktır. İşte bu uğurda insan ömürleri heba olmaktan gurur duyabilmektedir.
İktidar olsun muhalefet olsun, ben siyasetin yargıdaki konuyu mahkeme hükmünü beklemeden oy avcılığına cephane yapmasına karşıyım. Sense peşinen suçluyu damgalayıp paketlemişsin bile. “Her şeyi bilen adam” bile bence senin kadar peşin hükümle konuşmaz. Demokratik sağduyum yargıya saygımı yitirmeden yargısal kusurları hukuk bilgisiyle eleştirebileceğimi söylerken, haddini bilen aydın ahlâkım buna hem bilgimin hem hukuksal çözümleme becerimin yeterli olmadığını fısıldıyor. Ben sadece, mahkemelik bir olaydan yola çıkarak demokrasinin yargı, yürütme ve yasama kurumlarını alaşağı etme siyasetinin demokrasiye bir ilerleme katacağı kanısında olmadığımdan eminim.
Muharrem Soyek
16 Aralık 2013 Pazartesi
BALIK ve PLASTİK
Denize atılan plastikten soframızdaki deniz ürünlerine toksik maddeler bulaşmaktadır.
Yediğimiz deniz, göl ve akarsu ürünlerinden tehlikeli toksik maddeler aldığımız artık bilimsel bir gerçek olmuştur. Cıva ve kurşun bu toksik maddelerin oldukça tehlikeli olanlarından sadece ikisidir. Sular ve su canlıları da tıpkı toprak ve hava gibi insan medeniyetinin atıklarıyla sağlık bozucu toksin taşıyıcılarına dönüşmektedir. Özellikle denizler insan uygarlığının toksik atıklarını boşalttığı ortak lâğım çukurlarıdır.
Son bilimsel çalışmalar (Nature Scientific Reports raporu) göstermiştir ki, balıklar beslenirken mideye indirdikleri plastik atıklarından kimyasal toksinler almaktadırlar. Sıkça tüketilen kılıç ve ton gibi büyük yağlı balıklarda kimyasal toksinlerin giderek daha fazla birikmesinin nedeni bu balıkların beslenme zincirinin büyük halkalarından oluşlarıdır. Yani, toksik ortamdan doğrudan etkilenmenin yanında zaten hazırda toksinlenmiş küçük balıkları da yiyor olmalarındandır.
Plastik atıklarının beslenme zincirindeki toksinleştirme etkisini değerlendirebilmek için California Üniversitesi’nde araştırmacı bilim insanı Rochman ve ekibi bir deney yaparlar. Deneyin kobayı küçük bir tatlı su balığı olan medaka, (Japon pirinç balığı) seçilir. Üç grup medaka ayrı diyete tabi tutulur. İlk grup normal organik balık yemleriyle beslenir. İkinci grubun diyetine yüzde on kirlenmemiş (kullanılmamış) plastik katılır. Üçüncü grubun diyetineyse aylarca San Diego Körfezi’nde kalmış plastik atıklarından yüzde on katılır.
Yemlerine denizden alınan plastik atıkları eklenmiş balıkların daha fazla toksik kimyasallar depoladığı görülmüştür. Bu balıklarda tümör oluşumu ve karaciğer bozukluğu kayda değer bir artış göstermiştir. Bundan anlaşılacağı üzere plastik, denizde zaten var olan toksik maddeleri bir sünger gibi bünyesine almaktadır.
Plastik balığın mide asitleriyle ayrışıyor ve plastiğin yapısal kimyevi içeriğiyle birlikte denizden emdiği kimyasallar balığın hücrelerinde birikiyor. Yediğimiz balıkların denizde kendiliğinden beslenmeleri sırasında kesin biçimde yüzde on plastik atığını midelerine indirip indirmediklerini bilemesek de, bu insan sağlığını tehdit eden bir sorundur. Ne de olsa balık bilerek veya bilmeyerek denizdeki plastik atıklarını yutmaktadır ve insan da bu balıkları yemektedir.
İnsan atığı uzmanı Edward Humes 40 büyük kargo uçağı dolusu plastiğin her yıl denizlere boca edildiğini söylemektedir. Her ne kadar ABD resmi sağlık kurumları balıkların insan sağlığını tehdit edecek kadar toksik olmadıklarını söylüyor olsa da araştırmacı Rochman balık toksilojisindeki bilgilenmesinden sonra haftada iki kezden fazla balık yemediğini, hatta kılıç balığını asla yemediğini söylemektedir.
kaynak bilgi:
Eliza Barclay, December 13, 2013
http://www.npr.org/blogs/thesalt/2013/12/12/250438904/how-plastic-in-the-ocean-is-contaminating-your-seafood?ft=3&f=1007
***
Kanımca, çevresi büyük şehirlerle sarılı suların dip balıklarını ve kıyılara yakın yerlerde üreyip büyüyen balıklarla beslenen büyük balıkları yemekten kaçınmalıdır. Bence Karadeniz, Marmara ve kısmen de Ege’nin balıkları sürekli bir toksin tahliline tutulmalıdır. İthal balıklar istisnasız toksin ölçümüne alınmalıdır.
Aslında sorun sadece plastik değildir. Yanık yağlar, petrol ve petrol ürünleri, vernik ve boyalar, yalıtım ve elektrik tesisat malzemeleri, piller, aküler, araba lastikleri, mürekkepler, karbonsuz kopya kâğıtları, elektrik anahtarları, ampul balastları, yapıştırıcılar, deterjanlar, ilaçlar, radyasyon sızıntıları, cıvalı, kurşunlu, bakırlı malzeme atıkları eninde sonunda denizlere karışmaktadır. Bu insan atıklarını gömmek veya yakmak sorunu çözmüyor. Eninde sonunda sulara ve oradan da insana bulaşacaktır.
Petrol ve kömür gibi atıkların toksinlerinden arınmak için bu kaynakların tükenmesini beklemekten başka çaremiz yok gibi. Ne yazık ki insan uygarlığı enerji talebini paranın alım gücüne uygun olan kaynaktan karşılamayı kendine kader yapmıştır.
Doğal yaşamı besleyen organik çözünüm ve dönüşüm ekolojisini toksinleştiren atıkları yeni üretime ham madde yapmak üzere tümüyle geri toplamak teknik olarak uygulanabilir olmasa da, atıklardan yeni ürünler yapmayı amaçlayan geri dönüştürme tasarımlarını geliştirmek şimdilik en etkin ve uygulanabilir çözümdür. Bunun yanında, başta plastik olmak üzere organik olmayan sentetik maddelerin tüketimini azaltıcı devlet politikaları geliştirilmelidir. Nükleer atık toksinlerinden kurtulmaksa sadece nükleer enerji santrallerini kapatmakla olasıdır. Gelecek insan neslinin, yani çocuklarımızın, daha sağlıklı beslenebilmesi için “Yeşil siyaset” demokratik toplum bilincinin gözde iktidarı olabilmelidir.
İnsan uygarlığının tüketim atığı olan maddelerin ekolojik hayat halkalarını toksinleyen etkisini engellemek bireysel umursamaya bırakılamayacak kadar tehditkârdır. Çünkü insan henüz ekolojik var oluşun doğasından bağımsız yaşayabilir değildir.
Muharrem Soyek
28 Kasım 2013 Perşembe
KADERİN SUÇU NE?
“Kader” kavramının insan kusurlarına önlenemez bahane olarak ileri sürülen bir uydurma yapılması onun gerçeksizliğine kanıt sayılamaz. Çünkü insan varken insanın uydurma ürünleri de kendi varlığının bir gerçeğidir. Kader de bana göre sadece insanla birlikte var olabiliyor. Bu var oluş bile bana göre çok zayıftır. Öyle ki; mutlak biçimde bizim fizik ve zihin gücümüzden hiç etkilenmeden süre gelen ve giden hayat oluşumlarıyla hiç tasarlamadığımız biçimde bilgimiz dışında katışırız ki, işte sadece burası “kaderimizden” sayılabilir. Ne var ki kıyamet dışında kalan her “kader” sadece öngörülmeyenle karşılaşma ve katışmanın başlangıç anından ibaret kalır. Ondan sonrası insan aklının etkisiyle değişebilir ve yönetilebilir bilgiye dönüşmeye başlar.
Kader bu dünyada herkes için bir hayat tasarımı üreten, hele hele de bu tasarımı yöneten bağımsız bir varoluş gücü asla değildir. Bence, öylesi bir kader olsa olsa ahretlik bir inanç gerçekliği olabilir. Tabi ki ahret inancının olmadığı bir zihinde bu kaderin gerçeklik duyumu yok olacaktır. İnançlı zihin varsayımına bağlarsak, insan ahret hayatına ahretlik olduktan sonra müdahale edemez; bu da kaderin hasıdır işte. Kader, anlık ve gelecek zaman içinde müdahale etmeye fırsat ve bilgi vermeyen hayat gidişatıdır. İnançlı insan için ahret hayatına müdahale edilemez ilahi bir dönüşüm hâlidir. Bu yüzden ahret hâli insanın has kaderidir. Buna rağmen, insan ahret kaderini dünyalık yaşamıyla kendisi belirler; bu da bir bakıma insanın dünyalık “kaderini” kendi aklıyla yapabileceği gerçeğidir ki, bu bilginin doğruluğu dünyalık kaderin insanı yönettiğine değil insanın dünyalık kaderini yönetebilir olduğu gerçeğine çıkar. Sanırım akıl yetmezlerinin günahlarından sorumlu tutulmayışı bu yüzdendir. Kader hayatın ne bir yaptırım gücü ne bir şans kısmet kapısıdır; hayat için kader anlamsızdır; çünkü evrensel hayat bir biçimde başlamıştır ve kıyamete kadar sürmesini sağlayacak kurallı bir düzen içinde kendiliğinden ilerlemektedir. Bir bakıma hayat kendi varoluş hâliyle kaderini bütünleştirmiş olduğu için bizim kavramlaştırdığımız kader anlayışı hayatın ilgisinde değildir. İnsanın kendi varlığı için kavramlaştırdığı kader hayatı var eden vazgeçilmez bir unsur değildir. Hayat hiçbir varoluşu için özel amaç edinerek ilerlemez. Bu yüzden insanın kaderinden saydığı hiçbir şey hayatın ona verdiği özel bir anlam değildir. Belki hayatın bir kaderi vardır; başlangıç yazılımı ve son kıyamet gibi… Belki de kader hayatın tümlüğünü Tanrı’nın arzusuna bağlayan dinsel bir kavramdan öte değildir; bunu bilemem. Fakat bilirim ki, hayatın akışını kendine özel “kader” sandıran şey insanın tembel bencilliğidir.
İnsan düşününce kavramlar değişmese bile farklılaşabiliyor. Müslümanlıktaki kadere iman da her Müslüman’ın ve Müslüman olmayanın kavrayış düşüncesiyle farklılaşabiliyor. Zaten İslamiyet’teki kader esnek bir tanım ve kavrayışa uyarlıdır. Çünkü Allah kaderin koluna insana bahşettiği en muhteşem nimet olan akıl yürütme (düşünme) melekesini takarak, “başına gelen ve başına sardığın her şeyi kaderin marifeti sayma” demek ister gibi, Kuran vahiylerini “oku” ayetiyle başlatmıştır; ayrıca, göklerde ve yerlerde insan için hayırlı bilgiler saklı olduğunu, öğrenmenin ve düşünmenin ibadet olduğunu belirtmiştir. Bu yol gidişatınca düşünüldüğü zaman kader kavramı da insan yaşamını önceden belirleyen bir ilahi yazılım (yazgı) olmaktan çıkmaktadır. İslami bilgiyle düşünsek bile kaderin insan yaşamını bağlayan bir pranga olmadığını fark edebiliriz. Düşünen Müslüman’ın kaderi hayatın henüz çözümleyemediği bilgilerinden ibarettir. Müslümanca kavranabilen kader aslında herkes için geçerliği olabilecek bir bilgiden sayılabilir. Şöyle ki; Müslüman’ın kadere imanı, “Allah her şeyi bilir ve görür; hayrın ve şerrin yapıcı sahibidir; ne gelir ve giderse Allah’tandır” der. Ancak, hayatın tümünü bağlayan doğum ve ölüm ilmikli “büyük kaderin” türev ürünleri hayırda ve şerde sonsuz çeşit ve biçimlerle tezahür eder ki, Müslüman bunların bilgisine vakıf oldukça içlerinden Allah’ı memnun edecek olanı akıl yoluyla belirlemek ve bir bakıma kaderini seçmekle yükümlü tutulmuştur. Cehennem ve cennet ödüllü olan ahret kaderi de bu seçimlerindeki hayır ve şerre bağlanmıştır. Tanrı’ya iman etmiş dindarlar ve Tanrı inancı olmayan veya Tanrı inancı bir biçimde olup da dinsiz olanlar şimdi burada durup kendilerine sormalıdırlar; “Seçilebilir olmuş bir kaderi suçlamak ne kadar adildir?” “Allah’a iman etmiş veya etmemiş bir akıl, bilinmeyişinden dolayı seçilebilir olmayan bir kader olgusunu sorgulama yetisiyle çözümleyebilir olmasına rağmen onu hayrın ve şerrin önlenemez nedenseli saydığında kendini ve dolayısıyla Allah’a imanını inkâr etmiş olmaz mı?”
Ben insan olmuşsam yaşantım mutlak kaderim olamaz; kader mutlak yaşantım olmuşsa ben insan olamam. Soru ve sorun kaderin ne varlığı ne yokluğuyla ilişkilidir. İnsanı var eden akıl yürütme yetisiyle ilişkili tutarak kısaca sormalıyız: “Ben varken kaderin suçu ne?”
Muharrem Soyek
***
GIDALARIN HEKİMLİĞİ
19 Nisan 2013 Cuma
Marksist Demokrasi
Bir toplum içinde Marksizm kısmen de olsa
uygulanabilir mi acaba? Uygulanabilirse Marksist sosyalistler bunun için
birleşip emek vermeli değiller mi? Marksist demokratik sosyalizm, ileri
demokrasinin bir ürünü mü olacak, yoksa zaten demokrasiyi ilerleten demokratik
bir unsur olarak mı kalacak? Ya da hem Marksist hem demokrat hem de sosyalist
olunamaz mı? Olunabilirse aynı zamanda bireysel özgürlükçü olmak da kaçınılmaz
olur; çünkü bu üç kavram ancak bireysel varoluş özgürlüğünü önemseyen anlayışla
ileri insan uygarlığına yaraşır bir anlam kazanır. Toplumsal huzur ve bireysel
mutluluk için komünist toplum düzeni yeterli olur mu? Yoksa sermaye ve emek
gücünü hukuk denetiminde çıkar iş birliğiyle toplumsallaştıran bir demokrasi mi
yeğlenmeli? Liberalizm ve hatta sosyal kapitalizm, demokrasi içinde uygulanabilir
bir varlık göstermektedir. Komünizm de demokrasi içinde uygulanabilir bir düzense,
bunun yol yöntemi nedir? Demokratik Komünizm, kulağa hoş geliyor; belki akla
mantığa da hoş gelir kim bilir? Üstünde düşünmeye değer.
Komünist bir demokrasi elbette olabilir; ancak bu hep ileri değişimi benimseyen evrensel demokrasiyle ne kadar bağdaşır? Ne de olsa komünist biri bireysel özgürlükçü takılmaya kalkışan yoldaşını saf dışı bırakmaktan çekinmeyebilir; bu da ileri demokrasiyle çatışan bir durum alabilir. Demokrasi eğer komünizmi reddetmeyecekse ne kadar ilerisini reddetmez? Demokratik Komünizm, bireyin toplumsal faydaya hizmet etmeyen ancak topluma doğrudan zarar verici olmayan özel yaşam özgürlüğünü güvende tutar mı? Bireyin kendi zevkine göreli tüketime ve mülkiyet hakkına hangi sınır ve koşulla izin verebilir? Dinsel ve daha başka inanç özgürlüğü, emeği sömürmeyen özel sermaye işletim özgürlüğü olacak mı? Olacaksa sınırları hangi özgürlük sınırıyla kapanacak? Eğer sermaye özel işletimden alınıp devlet emrine verilecekse patronların yerini bu kez atanmış müdürler mi alacak? Yoksa sermaye işletimi emekçilerin kendi aralarından seçtikleri vekil bir kurulca mı yürütülecek?
Marksist sosyal demokrasi kavramı aklıma böyle sorular takınca düşündüm ve sağlamca bir deneyim gereğine ihtiyaç duydum. Bence, Marksist sosyal demokratlar bir araya toplaşıp şu anda var olan demokrasi nimetlerinden faydalanarak düşüncelerini kısmen de olsa toplumsal somutlukta uygulamaya başlamalılar. Öngördükleri toplumsal ve bireysel var oluş biçimine en olası yakınlıkta somut bir yaşam tarzı sergileyebilmeliler ki, ben ve benim kafadaki bireysel özgürlük tutkunları ikna olalım. Kanımca bugünkü ileri demokrasi de Marksist sosyal demokratların açık uygulamalı komünist yaşam biçimiyle kendilerini topluma benimsetme özgürlüklerine itiraz etmeyecektir. Zaten özgürlükçü ileri (ilerleyen) demokrasi kendisini yok etme emeli gütmeyen yaşam biçimlerine karışmaz; karışırsa, bu kendisini inkâr olur. Bence, Marksizm zaten demokrasiyi ilerletici felsefi bir bilgidir; önerdiği komünizm, demokrasiye karşıt bir seçenek değildir.
Bildiğim kadarıyla Marksist felsefe ürünü komünizm, sermaye ve devlet sultasını reddeder. Ben sermaye ve devletin egemen erkinden vazgeçebilirim amma bireysel varoluş özgürlüğümün güvencesi olan laik demokrasiden vazgeçemem. Marksist komünist toplum içinde toplumsallık gereğim olan yaşam biçimi dışındaki özel yaşantımı özgürce ve özgünce tasarlayabilme hakkım saklı kalmalıdır. Aksi durumda, komünizm demokrasiye ne denli uyarlansa da bana yaramaz. Çünkü ben bireysel yaşamımı özgünleştiren özgürlük haklarımdan asla vazgeçmem.
Eğer amaç demokrasiyi toplumsal faydada en olası eşitlik düzeyine çıkarmaksa, Marksist felsefenin komünizmi sosyalist demokrasiye dönüştürme gayretlerine saygı duyarım. Zaten doğası gereği demokrasi kültürü de kendisini rafa kaldırmayan her tür toplumsal yönetim biçimine açık ve saygılı olmayı gerektirir. Ancak salt komünist veya sosyalist demokrasi bana yetmez. Aynı zamanda bireyci bir demokrasi isterim. Demokrasi de ancak hem bireysel hem toplumsal var oluşun özgürlük gereklerini karşıladığı ölçüde ileridir. İşte bu ilericilik olgusuna bağlı kalındıkça komünist demokrat veya demokratik komünist olmakta hiçbir sakınca görmem. Elbette işçi sınıfının tek başına iktidar olma ve kalma hevesinden vazgeçmesi de bu sakıncasızlığın bir gereğidir. Benim komünist demokrasim, toplumsal sınıf üstünlüğünü reddeder. Sınıfların ve halkların kardeşliğinden daha ileri bakıp “yaşasın insan kardeşliği” demeliyiz. Demokrasi, bireysel özgürlük güvencesiyle sosyalleşip refah yolunda sermaye ve emek iş birliğiyle ilerledikçe hep birlikte saygıyla yaşamak daha kolay olacaktır. Böylesi ileri düzey bir demokrasiyi tanımlama adı neden Demokratik Komünizm olmasın ki?
Aslında Marx’ın felsefi toplamının sert çekirdeği, insanın özgürleşmesi öbeğinde yerleşir. Marx’a göre toplumun özgürleşmesi, her bireyin özgür gelişim hakkını sağlamca temel eden hukuk uzlaşısı içindeki karşıtların ancak çatışmasız iş birliğiyle sağlanır. Bu iş birlikçi uzlaşı, kavgasız ve sınıfsız toplum için vazgeçilmez kurucu nedenseldir. Ben inanıyorum ki ilerletilen demokrasiyle eninde sonunda bu amaca varılacaktır.
Doğrusu demokrasi deyince ben herhangi seçimle iş başı yaptırılan bir toplumsal yönetim erkinden söz edemem. “Proletarya diktatörlüğü de tıpkı burjuva diktatörlüğü ve kapitalizm gibi demokrasi ile çatışmaz; pek âla uylaşır” demek, bana anlamsız gelmekte. ABD, İran ve Çin’de de demokrasi vardır diye demokrasi tek yanlı ideoloji ve sınıfsallığa göreli örneklenemez. Buralardaki demokrasi dogmalaşmış demokrasidir; genelde bir ideolojiye bağlı tek partili seçimlerle iktidar belirlenir ya da sermaye gücünün yönlendirdiği sözde herkese açık çok partili elemeli aday seçimleriyle belirlenen başkan ve parlamenterler yönetimleridir. Bize ileri, yani insanın insanlığını ilerleten demokrasi gerek. Serbest siyasetin, özgür düşünce ve inancın uygulanabilir olduğu, bireyci olduğu kadar toplumsal faydacı olabilen, emek ve sermeye iş birliğini kazan/kazan hukuk uzlaşısıyla bağlayacak olan ileri demokrasi evresi, bence ufaktan başlamıştır bile...
Demokrasi, en aykırı tek bireyin bile çevresine zararsız var oluş özgürlüğünü en yığınsal toplum özgürlüğüne eş değer tutacak kadar cesur ve etkin olduğunda ancak özgür insanlar toplumunun yönetişim onuru olacaktır. Demokrasinin cesareti elbette ki onun kurumsal yapılarını işlevli kılan bireylerin tavrıyla belirlenir. Amaçlanan “mutlu demokrasi” aşamasına “demokratik komünizm” denebilir; bence sakıncası yoktur. Sakıncalı bulduğum şey, demokrasinin bir ürünü olarak komünizmin gerçekleşmesi değil; komünizmin tepeden bindirme devrimle demokrasi üstüne çöreklenmesini sakıncalı bulurum… Emekçi sınıfın egemenlik gücü olsa bile, tek parti seçimli diktatörlüğün hiçbir biçimi ileri demokrasi ile bağdaşmaz. Sözde özgürlük adına sermaye sultasına göz yuman kapitalizm de ileri demokrasiyle bağdaşmaz. Ben bağdaştıramadım. Çünkü diktatörlük ve sözde diktatörlük karşıtı olan kapitalist özgürlük her koşulda yalnızca kendini yetke görür. Oysa ileri demokrasi, devlet erkiyle birlikte özerk toplumsal kurumların ve tek tek bireylerin de hukuksal yetkelerini muhatap alır ve onların özgürlük alanlarını genişletme misyonu üstlenir.
Sonlama sözüm: Ne zaman ki; sosyalistler, kapitalistler, emekçiler, komünistler, anarşistler, dinliler dinsizler ve hatta dinciler bile, açık toplum hukuku güvencesinde yapılan seçimlerde demokrasi içinde kalmak koşuluyla yönetici olma umutlarını yitirirler, demokrasi işte o zaman linç edilmiş olur... İşte o tehdit görülende demokrasinin ilerisi gerisi kalmaz, sadece özgürlük savaşımı başlar...
Yaşamak bir Ağaç gibi Tek ve Hür...
Zarif Bir Hüzün
9 Nisan 2013 Salı
MUTLULUK RESMİM
24 Şubat 2013 Pazar
TÜRKİYELİM
“Türk ve Türkiyeli kavramlarının ortalıkta dolaşması kesinlikle gizli bir bölücülüktür. İlginç ve güzel bir mozaik olan Türkiye'nin yapısını kökünden sarsmaya, dengeleri alt üst etmeye sebebiyet verebilecek bir durumla karşı karşıyayız gibi geliyor bana.
Ben ecdadı 1492 yılında İspanya'daki engizisyondan kaçıp Osmanlı Türkiyesi’ne sığınmış ve kabul görmüş Yahudi bir Türk vatandaşıyım.
1955 yılında doğup 1961 yılında ilkokul 1.sınıfa başladığım günden beri "Türküm, doğruyum, çalışkanım" düsturuyla beynime Türk olduğum (duygusu) kazındı. Bayrağım ve milli marşımın ne olduğu öğretildi; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Atatürk'ün söylediği "Ne mutlu Türküm diyene" sözünü okul duvarında, kitabında ve her türlü malzemenin üzerinde öğrenerek bilinçlenip büyüdüm.
Şimdilerde birileri kalkacak ve bana "yok kardeşim sen Oğuz ve Kayı boylarından, Orta Asya'dan gelmediğin için Türk değil Türkiyelisin" diyecek ve ben de, "ha peki öyle olsun!” mu diyeceğim?
Hadi canım sen de... Ne olacak benim 50 yıllık eğitimim, öğrenimim. Ne olacak 32 yaşına gelmiş oğluma, 29 yaşına gelmiş kızıma aşıladığım Türk kimliği? Şimdi kalkıp kendilerine "kusura bakmayın çocuklar, biz Türk değilmişiz, sadece Türkiyeliymişiz" mi diyeceğim”? Beni Türk bilenler şimdi “vay be Yahudi’den Türk olmazmış” mı diyecekler?”
**
Sevgili yurttaş-Yahudi-Türk vatandaşı nasıl ve ne hissediyorsa kendisini öyle bilmelidir derim. Ancak kendisini bilirken şunu da bilmelidir:
Yahudi kendisini Türk saymışsa kime ne?
Türk Yahudi dinine girmiş ve gene de Türk kalmışsa da kime ne?
Hangi yasal gerekçeyle Yahudi Türk vatandaşına “sen Türk değil, Yahudi değil, sadece Türkiyelisin” diyeceğiz? Vatandaşlık tanımı kanımca milliyet ve ırk aidiyetini belirlemez; sadece hukuken bağlı olunan devleti belirleyici olur. Bu yüzden “Türkiyeli” sıfatlaması vatandaş tanımını eksik bırakıyor. Çünkü bizim devletin resmi adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiyeli Cumhuriyeti değildir. Dolayısıyla doğru adlandırma ancak “T.C. vatandaşı” olabilir; isteyen kullanabilir. Bana uzun geliyor; ben Türk Vatandaşı demeyi yeğlerim. Vatandaşın nereli ve hangi din, ırk ve milliyetten olduğu, sadece kendi özelini ve ancak izin verdiği kadar başkalarını ilgilendiren bir ayrıntı bilgisi kalmalıdır.
Yeni Anayasa çalışmalarında sıkıntı yaratan soru şuydu: Eğer Anayasa’da belirtmek gerekiyorsa, -ki bana göre gereği yoktur-, T.C. vatandaşlarına ne diyelim? Eski tanım tam da burada sorunlu duruyor zaten. Yürürlükteki 1982 tarihli Anayasa'nın 66. maddesine göre, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür" tanımı yapılmıştır. Türk vatandaşı olan Alman, İngiliz, Ermeni, Yahudi, Rum ve Arapları vatandaşlık tanımına atfen “Türk” yapabiliyoruz. Irkçılığa karşı olmak adına veya ırkçılık adına bu tanımı ırk üstünlüğüne oturtanlar durumun toplumsal varoluş sorunu yarattığı görüşünde birleşiyorlar; asıl amacın Kürtleri Türkleştirmek olduğunu ileri süren bazı terör örgütleri de yaratılan bu sorundan beslenmektedir. Bu sakıncalı durumu atlayabilmek için, ırkçı çağrışımla suçlanabilen “Türk” tanımı yerine “Türkiyeli” denmesi iyi niyetle önerilmiş olabilir. Aslında bana göre işlevsiz bir öneri; ancak bunun neresi bölücülüğün daniskası oluyor anlayamadım! Anayasaya böyle bir tanım konsa, kim çıkıp da Kürt olduğunu söyleyene “sen Kürt değil Türkiyelisin” ya da Türk olduğunu söyleyene, “sen Türk değil Türkiyelisin” diye tutturabilir ki? Aynı durum mevcut durum için de geçerli: Şimdi anayasal tanımı “Türk” diye, hangi Kürt’e kalkıp da “sen Kürt değil Türk’sün diyebiliriz ki? Aynı şey Yahudi Türk vatandaşı için de geçerli; kendini Türk sayan bir Yahudi anayasal tanımla başka bir şey yapılamaz. Öyle olabilseydi, İsrail kendi Arap vatandaşlarının hepsini Yahudi yapardı.
Aslında biz öncelikle millet bireylerinin kültürel, etnik ve ulusal kimliklerini anayasada tanımlamanın gereği ne denli yerindedir onu bilmeliyiz. Ben bilemedim bana sormayın. Bilemediğim için de önemsiz bir ayrıntı görüyor olabilirim. Vatandaşın ırksal, etnik, ulusal, kültürel kimliğini anayasal bir tanım yapmanın toplumsal huzura bir faydası olacağını sanmıyorum. “Doğumla doğal olarak veya sonradan T.C. Devletine tabi olan herkes Türk'tür yerine, 'Türk vatandaşıdır' demek bence yeterli olacaktır. Türk vatandaşı nitelemesinin ırksal değil devletsel bir aidiyet olduğu da apaçık ortada.
İngiliz pasaportu taşıyan bir İskoç, biz ona “İngiliz” deyince İskoç olmaktan çıkar mı? Alman pasaportu taşıyan bir Türk, İngiltere’ye giriş yaparken kendisine “German!” diyen gümrükçü yüzünden Türklüğünden mi olur? Yabancılar bizi kendi dillerince tanımlasınlar; bu onların derdi olsun; ben de Türk vatandaşı olarak bir bir Türk, bir Kürt, bir Yahudi ve kendimi ne sanıyorsam öyle olabileyim. Zaten yabancılar ülkemize “Turkey” diyorlar; Türkiye bile demiyorlar. T.C. pasaportu taşıyan herkesi de “Turk” sayarlar. Bizim kendimize ne dediğimize aldırmazlar. Tam da burada, Türk'ü küçümseyici tavır takınan bazı yabancıların karşısında "Ne mutlu Türk'üm diyene!" deyişindeki onurlanma cuk oturabiliyor. Ancak bu söz Türk'e karşı söylendiğinde bence anlamsızlaşıyor. Ayrıca Türk vatandaşı olup da kendini Türk saymayan kişilere karşı söylendiğinde, bir kibir algısı yükseltebilir.
Ulusa şu denir, millete bu denir, halklarımız da şunlardır gibi ayrıntılara girmek bence anayasal bir ihtiyaç değildir. Vatandaşlara ortak bir ulus kimliğini anayasa ile dayatmanın toplumsal bir faydası olduğunu da sanmıyorum. Bu olacaksa toplumsal bilincin sağduyusuyla kendiliğinden olabilmelidir. Kendiliğinden olamıyor diye de anayasa ile vatandaşa bir halkın üstünlüğünü ima eden aidiyet kimliği dayatmak sorun çıkartır. Gene de kimlerin vatandaş sayıldığını resmen belirleyen vatandaşlık tanımı demokratik hukuk devletiyle ilişkilendiği için önemlidir. Anayasa’da yeri olmalıdır. Bu yüzden vatandaşlık tanımı maddesine “hangi devletin vatandaşı” sorusuna cevap olabilecek “Türkiye vatandaşı” ibaresini düşmek de bir çözüm olabilir. Toplumsal uzlaşıya bağlanan her öneri sorunsuz bir çözüm getirir.
“Türkiye vatandaşı” dendiğinde “Türkiye” herhangi bir halkı işaret etmediği için sorun çıkartmaz diye düşündüm. Elbette sade vatandaşın âlimane düşünce üretmesi beklenmez. “Türkiye vatandaşı” olmanın Türklüğe, Kürtlüğe veya başka bir ırka, ulusa, millete ve halka aidiyet hissini köreltici veya aşağılayıcı bir sakıncası varsa onu da siyaset, sosyoloji, felsefe ve filoloji âlimleri açıklamalıdır derim. Varsa bir sakıncası, bu durumda "Türk Vatandaşı" olmanın ırksal değil devletsel bağ tanımı olduğu belirtilir, yanlış anlama veya yanlış anlamayı kötüye kullanma fırsatı da ortadan kaldırılmış olur.
Bölünmeyi önleyici tek güç, Türkiye sınırları içinde tüm vatandaşlarının demokratik-sosyal-laik-hukuk içinde eşit hak ve özgürlüklerle var olabilmesini sağlayabilir olan T.C. Devlet Erki’dir. Bizler, Aleviler, Kürtler, Türkler, Lazlar, Araplar, dinli ve dinsizler ve daha başkalarımız, hep birlikte vatandaşlık adlandırmasına aldırmadan T.C. Devletinin bu bilinçle kurumsallaştırılıp işletilmesini talep edebilmeliyiz. Asıl işimize yarayacak olan bu bilinçle var olmaktır.
Her sorun hem kendi içini hem ilişkili olduğu dış ortamını ancak en yüksek düzeyde memnun edici çözümlerle giderilebilir. Bu bağlamda demokratik alt yapıyı güçlendirici siyasi partiler yasasını yapmış, yaygın ve adil temsil olanağı sunan bir seçim sistematiğini belirlemiş olsaydık, “vatandaşın milliyeti ne olacak?” sorusunun cevabını bugün anayasa yapımı gündemine almazdık.
Siyasi partilerin daha demokratik bir işlerlik kazanması, milletvekili adaylarının merkezden değil de parti tabanı tarafından seçilmesi, seçilme barajının indirilmesi demokrasinin adil temsil kefesine asla fazla gelmez. Ancak şimdiki siyasi malzeme ile de yepyeni bir anayasa yapılabileceği kanısında değilim.
Aslında bana kalsa seçimlerde partiye değil de adaylara oy verme sistemini getirirdim. Bu biraz sorunlu olabilir. Partili sistem zorunlu gibi duruyor. Ancak partilerin birinci tur seçimde bir aday üzerinde ittifak yapmaları yasaklanabilir. Bu da başkanlık sisteminde iyi işler sanıyorum. Koşullu iki kademeli başkanlık seçimi… Oyların yüzde 40 ve üzerini almış aday çıkmazsa ikinci tur en çok oy almış üç adayla devam eder ve en fazla oy alan seçilir. Başkan, yürütmenin başı olarak yürütme (hükümet) kurulu üyelerini seçer. Öte yanda yasa yapıcı meclis dar bölge -(bir milletvekili çıkaran bölge)- temsil seçimleriyle belirlenir. En çok oy alan aday MV seçilir.
Meclis sadece yasa yapıp yasa kaldırmaz; aynı zamanda hükümet uygulamalarının yasalara aykırı olup olmadığını da denetler. Aykırılık durumunda konuyu kanıt belgeleriyle birlikte yargıya iletir. Bunun dışında yargı erki de hükümet üyelerini, başkanı ve milletvekillerini belli kurallar içinde sorgulama ve kovuşturmaya alabilir olmalı. Kısmi dokunulmazlık yani…
*
Kafamdaki ileri demokrasi bilinci rüzgârı almış açıldıkça açılıyor maşallah. İleri olmak bir önceki iyiden daha iyi olmaya doğru ilerleyiş göstermek anlamında. Mevcut olan eğer iyi niyetiyle durağan değilse ileri olabilir. İleri olan da mevcudiyetini (varlığını) iyi niyetiyle bile olsa durağan olmaya (statükoya) bağlarsa tutucu olur ki ilericilik sanısıyla geride kalır. Sanırım ileri demokrasi bilincinin sınırlanabilir bir mevcudiyeti yok. İleri demokrasi bilinci bugündeki ve yarındaki demokrasi ile yetinip toplumsal yönetişimi sorgulamaktan vazgeçmez. İleri olsun olmasın, demokrasi bilincinin mevcut yetkinliği her zaman demokrasinin toplumsal somutluğuyla ortaya çıkar. Toplumsal somutluk da toplum bireylerinin demokrat davranışlarıyla biçimlenir. İleri demokrasi bilinci mevcut demokrasiyi daha iyiye ilerleten toplumsal bir düşünce ve davranış enerjisi olarak aynı zamanda mevcut demokrasinin bir ürünüdür; ancak hiçbir zaman mevcut demokrasinin veya mevcut ileri demokrasinin kendisi değildir…
Muharrem Soyek
**
21 Şubat 2013 Perşembe
Temiz Aile Kızı
‘Aşk olmadan cinsel ilişki yaşanabilir mi?’
Erkek cinsinin dürüst olanları neredeyse tümden bu soruya 'Evet’ diyebilirler. Kadınların da birçoğu aynı fikirde olabilir. Ama ben, özellikle toplumsal gerçekliğe kafa tutacak dirilikte duramayanlara, “yaşanabilir olsa da aşksız cinsellik yaşamayın" derim. Peki neden? Çünkü yaşandığında cinselliğin toplumsal gerçekliği kadının değerini erkeğin altına indirmek için daha da güçlenmektedir?
Erkek evlenmeye karar verdiğinde annesine veya annesi kadar yakın bulduğu bir büyüğüne gidip şunu söyler: "Bana temiz bir aile kızı bulun; beğenirsem evlenirim" der; ya da kendisi ‘temiz aile’ kızı olduğuna inandığı birini koluna takıp annesine takdim eder. Erkeğin annesi her iki durumda mutlu olur. Çünkü oğlunun artık durulup olgunlaştığını düşünür! Deyim yerindeyse, oğlu kızlarla yeterince gönül eğlendirmiştir; yani âşık olmadan, çapkın cinselliği yeterince yaşamıştır. Aşksız cinsel ilişki nedense erkeği onurlandıran bir çapkınlık sayılırken, kadının iffet eksikliğinden sayılır. Aşksız cinsel ilişki erkek elinin kiri, kadınınsa alnına yapışan bir iffetsizlik lekesidir. Erkek, eli yüzü düzgün ‘temiz aile’ kızıyla evlendiğinde elinin kirini de yıkamış olurken, erkeğin çapkınlığına cinsel meze olmuş kadının bakir bir erkekle evlenerek alnındaki lekeden kurtulmasına geleneksel ahlâk algısı izin vermiyor.
Peki bu cinsel ayrımcı tutumun kusuru kimde? Bence kusurun daniskası kadındadır. Her şeyden önce anne olmuş kadınlar oğullarının kulaklarını çekmeliler: Onlara, “âşık numarası çekerek veya evlenmeye niyetliymiş gibi görünerek bir kadınla cinsel ilişkiye girersen hakkımı helal etmem” diyebilmeliler. Ya da, “bir kadının aşkına içten ve güvenilir bir aşkla karşılık veremediğin yerde kadın ne kadar ısrarcı da olsa cinsel ilişkiden uzak durmalısın; kadının duygusal yaklaşımını cinsel nefsini tatmin fırsatı yaparsan sütümü helâl etmem” diyebilmeliler.
İkinci olarak da, kadınlar erkeğin çapkınlığını kendilerine yönelik bir aşkın başlangıcı yapabilecekleri sanısıyla aşkı erteleyerek erkeğin koynuna girmeyi cinsel ahmaklıktan saymalılar. Kadınlar aşk yemini etmiş erkeğe bile güvenip de onunla cinsel ilişkiye girmekte hızlı davranmasınlar; erkek en azından bir yıl boyunca içten bir aşk yakarışıyla kadının peşinde dolanabilmelidir. Ancak ondan sonraki aldanmışlık bir ahmaklık olmaktan çıkmış olur.
Aşk yoksa cinsel ilişki de yok diye tutturamam tabi ki. Benim için esas olan kimsenin aşk ile aldanarak ve aldatarak cinsel ilişkiye girmemesidir. Yoksa kadın erkek gönüllerince sevişip cinsel haz almak istemişler de ben mi ayıplamışım? Aşksız da cinsel ilişkiye girilir; ancak iki taraf bunun sorumluluk yükünün farkında olabilmeli; aşk ile ısıtamadıkları bir yatakta cinsel haz alma noktasında “aşkım, aşkım!” diye çığlık atarak kendilerini kandırmasınlar. Zaten bilerek aşksız cinsel ilişkiye girmişlikte ilişkinin mağduru da olmaz. Geleneksel ahlâk her ne kadar erkeği ‘çapkın kerata’, kadını ‘motorlu yosma’ görmeye devam ediyor olsa da böyle olduğu ve olacağı iki tarafın da bilincinde kayıtlı bir öngörü sayıldığından ortaya mağdur çıkmaz.
Zamane kadınlarının birçoğu aşk içinde seks yapma arzusundan sıyrılıp, seks için aşk ayaklarına yatmayı öğrendi; tıpkı erkek milleti gibi davranır oldu. Çok kadın aşkı kutsamak için değil, zevk almak için sevişmeyi kendine özgürlük yaptı. Kadınlar da erkekler gibi 'uçkur düşkünü' birer zevk bağımlısı olmaya başladılar. Bir veya birkaç gecelik cinsel ilişkiye aşktan hoşgörü kılıfı uydurdular. Bu da erkekler için kadın cinselliğini seks malzemesi yapmayı kolaylaştırdı. Kadının aşksız cinsel ilişkiye heveslenen özgür cinselliği erkeğe çok kolay cinsel doyum fırsatı sunmaktadır. Evlenmeden, aşksız ve kolayca seks yapabilen bir erkek neden evlensin ki? Teknolojik yaşamın kolaylığı da göz önüne alındığında zamanla erkekler sadece baba olma tutkusuyla evlenmek isteyecekler sanıyorum. Tabi bu durum annelerin oğullarına ‘temiz aile’ kızı bulmalarını da zorlaştıracaktır. Belki de kadınlar için hayırlı olan böyle bir gidişattır. Temiz aile kızlarının kıtlığa düştüğü o zaman geldiğinde geleneksel ahlâk tabusu da yıkılmış olabilir; o zaman toplumsal bilinç, erkeğe ve kadına aynı ağırlıkta ahlâki sorumluluk yükleyen yeni bir cinsellik ahlâkını benimsemiş olabilir…
Eskiden, "Erkekler tanımadığı bir kadınla nasıl sevişebiliyor?" diye soran kadın şimdi erkekten duyabilmektedir benzer şaşkınlığı. Artık erkekler de soruyor: "Bazı kadınlara şaşıyorum; tanıştığı günün gecesi adamın koynuna nasıl girebiliyorlar, anlamıyorum! ” diyorlar.
Hadi, gönül ve akıl rızasıyla aşksız seviştikten hemen sonra memnuniyetle yollarını ayıranları anlayabiliyorum. Ancak, cinsel hazzı gönül ve akıl rızasıyla aşksız bir ilişkide yaşadıktan sonra pişman olanları ben de anlayamıyorum. Adama demezler mi, gönlün ayran çektiğinde aklın neredeydi de ayranın ekşimişlikten köpürdüğünü göremedin? Hele de en çok kadın milletinden çıkar aşksız bir seksten sonra bin pişman ağlayan. Derler ki şundandır pişmanlık: Kadın doğum kontrol hapını almamıştır; erkek de yırtık kaput takmıştır. Eh, olur böyle kazalar sevişmelerde; aşk bu kazaların en sağlam emniyet kemeridir…
11 Şubat 2013 Pazartesi
Nesin Matematik Köyü
Ve heyecanla beklenen lise programları:
http://www.matematikkoyu.org/etkinlikler/2013-lise-yazokullari/index.php
10 Şubat 2013 Pazar
Kitap Karanlığa Doğru
Karanlığa Doğru
• Orijinal Adı: FADE TO BLACK
• Yazar: Francis Knight
• Çevirmen: Kahraman Türel
• ISBN: ISBN_11113
• Sayfa Sayısı: 291
• Ebat: 13x21
• Baskı Tarihi: Şubat 2013
• Yayınevi: Elf Yayınları
• Birim Fiyat: 19,50 TL (KDV Dahil)
•
Kitap Açıklaması
Hikaye Mahala’da geçiyor. Mahala, vadinin karanlık derinliklerinde inşa edilmiş bir şehirdir. Bir uçtan bir uca değil, katmanlar halinde inşa edilmiş bir şehirdir. Sokaklar caddeler üst üste inşa edilmiş durumda; binalar üzerinde yükselen binalar… Tehlikeli bir denge inşası vardır. Bir şehir ki, güneşli zirvesine yüce Başkanlık oturmuş ve diplere doğru indikçe karalığa gömülen alt katmanlarında acı çekmeyi kutsayan sefiller, kaçaklar ve terk edilmişlerin olduğu bir yerdir.
(ağrı) Acı-büyüsü, bundan çıkarılan güçle sağlanan enerji ve bunu elde etmenin bedelini canlarıyla ödeyen, çoğu kız, yüzlerce çocuk.
Aşağıdakiler ve yukarıdakiler, tıpkı bugün dünyamızda yaşananlara benzer türde bir ilişki içindeler. Yukarıdakilerin rahat yaşamı için feda edilen aşağıdaki insanlar. Onların kanını ve canını emen yukarıdaki egemen güç.
Aşağıdakileri, hele de bunlar çocuklarsa, inançlarıyla kandırmanın korkunçluğu, işledikleri günahların kefaretini acı çekerek ödemenin kandırılmışlığı.
Ve ilk başta salt kendi ailevi nedenleriyle yola çıkarak, bu acıya son vermeye çalışan hoppa, günlük yaşayan bir kahraman. Herkes onun hovarda biri, sorumluluktan kaçan kaytarıcı biri olduğunu biliyordur. Ama onlar bu adamın aynı zamanda bir ağrı sihirbazı olduğunu bilmiyorlardır. Kendinden ve başka insanlardan ağrıyı çekebiliyordur. Adam bu gücünü kullanmaya pek meraklı değildir ama yeğeni kaçırıldığı zaman bu gücünü açığa çıkarması gerekmiştir.
Ağrı büyücüsü olmasına rağmen sonunda acının gerçekliğini duyumsayacağını fark etse bile, yaşamının bir yerinde acı çeken insan topluluğu için faydalı bir varoluşa dönüşmenin onurlu gururunu taşıma fırsatı bulan hoppa bir serserinin macerası başlamış olur.
İlginç olduğu kadar, tüyler ürpertici sahneleri de olan fantastik bir çağdaş masal.
***
Kitabın aranabileceği adres:
http://www.elfyayinlari.com/fade-to-black-4-urun











