10 Ağustos 2018 Cuma

Aşıyı Red Hakkı

Aşı Olmayı Reddetme Hakkı

Aşı yaptırmayı reddetmek özgürlük hakkı sayılır mı?

Türkiye’de 23 bin ailenin çocuğunu bulaşıcı hastalıklara karşı aşılamayı reddettiği saptanmıştır. 2019 yılının ilk dokuz ayında ise kızamık vakaları önceki yılın aynı dönemine kıyasla 5.2 kat artarak 2 bin 666’ya ulaştı.

Ana babanın çocuk üzerindeki iradesi dokunulmaz mıdır? Aşıyı reddetmek çocuğun anası babasının bileceği iştir demek bence çok temel bir insan hakkının gaspına bahane vermektir. Sağlıklı yaşama hakkı vazgeçilemez bir insan hakkı değil midir? Ayrıca, aşıyı reddetmek sadece çocuğun bireysel varlığını ilgilendiren bir durum değildir. Aşısız insan sayısı arttıkça ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşur. Çünkü, aşı genellikle bulaşıcı hastalıklara karşı öngörülmüş koruyucu bir tedbirdir. Nitekim Avrupa’da aşı reddi modasından dolayı şimdiden ölümlü kızamık vakaları görülmeye başlamış bile.

Aşıyı reddetmek bilmişlik kibridir; ya diplomalı cehalettir ya kör kaderciliktir. Hani haddini bilen diplomasız cahil bu konuda bir fikir yürütemediği için iradesini devletçe yürütülen bilimsel toplum sağlığı politikalarına teslim eder. Bu teslimiyeti kırmak içinse bazı aşılarda koruyucu madde olarak domuz yağı kullanıldığı bilgisi yaymakla dini kaygı yaratılmaktadır. Bir diğer korkutma yalanı olarak da bazı aşıların içerdiği alüminyum katkısının alzheimer, yani ‘anlık hafıza’ hastalığına neden olduğu haberi yayılmaktadır. Oysa alzaymır ile alüminyum fazlalığı arasındaki doğrudan veya dolaylı bağlantıya bilimsel kesinlik kazandırılmış bile değildir. Ola ki bir bağlantı olsa bile aşının içerdiği alüminyum miktarıyla olmadığı kesindir. Olaydı ortalık gencecik alzaymır hastalarından geçilmezdi. Bir çocuğun 1 yaşına gelene kadar yapılan bütün aşılardan aldığı toplam alüminyum miktarı, BİR adet derin deniz balığında (levrekte, barbunda) bulunan alüminyumdan çok daha azdır.

Diyelim ki ben çocuğuma aşı yaptırmayı reddettim. Çocuğum kızamıktan ölürse ben hukuken ne kadar sorumlu olurum? Hukuk sorumsuz bulursa hangi vicdan bu hükmü onaylar?

 “Ben aşı yaptırmam!” demek de bir özgürlüktür elbet; ancak bu özgürlük koşulludur. Aşı yaptırmayan toplumsal ilişkilerini de dondurmalıdır; en azından salgın geçinceye kadar... Hani bulaşıcı olmayan hastalıklarda neyse de bulaşıcı olanlar için koşulsuz özgürlükle aşıyı reddetme hakkı oluşmaz. Bunun hukuki gerekçelerini ve yaptırımlarını belirleme TBMM görevidir. Hele de şu Covid-19 salgını sırasında ivedi bir görev olmuştur.

Ancak, bireysel iradeyi hepten dışlayan yasakçı bir zihniyetle sunulacak yasal çözüm; aşı karşıtlığını gidermez, tersine daha da güçlendirir. İnsan inançla kaderine sarılmışsa işte onu kendi inanç kaynağı dışındaki hiçbir toplumsal varoluş gücü ikna edemez. Gene de inançsal görüdeki inat bile özgür bırakıldığında kendi tarihsel deneyimleriyle evrilerek bilimsel gerçekliğe tutunmaya başlar. Bu yüzden ceza yaptırımlı zorunlu toplumsal aşılamayı uygun bulmam. Sadece, salgın hastalık aşılarını yaptırmayanlara, en azından salgın nedeni giderilinceye kadar bazı toplumsal yaşam kısıtları getirilmelidir.

*

2 Ağustos 2018 Perşembe

Eko İnsan

Ben insanın doğa ile uyumlu çevreci bilinçle var olmasını sadece yeşil ve temiz bir çevrede yaşama arzumdan dolayı değil; ayrıca, dünyanın yokluğunda bile insan uygarlığının sürdürülebilir yapılmasına yeterli zaman kalması için önemsiyorum. Şöyle ki, her şeyin zaten bir sonu var; ölümün bile… Yani, biz zaten dünyanın kendini yenileyici devinim sistemini sonsuza kadar koruyamayız. Bence böyle bir sonsuzluk, doğanın evrimsel gerçekliğine de aykırı olurdu. Ne var ki, ‘dünya doğasının nasılsa sonu gelecek’ boş vermişliğine kaptırıp doğal varoluş dengesine salacağımız uygarlık kirleri, zorlamalı bir erken bozulma nedeni olabilir. Henüz uzaysal yaşam uygarlığına geçmediğimizden dolayı bu bozulma bizim sonumuzu bile getirebilir. Daha Dünya’nın sonu gelmeden biz kendi sonumuzu getirmiş oluruz. İnsanlığı Dünya yok oluncaya kadar sürdürmek, ancak doğanın varoluş devinimini kollamayı kendine görev sayan küresel insan uygarlığıyla olasıdır. Varlığımızı sürdürsek bile pek mutlu olamayız… Eko-insan bu uygarlığı hem talep eden hem de yaşantısını doğanın varoluş devinimini bozmayacak biçimde düzenlemeye uğraşan insandır.

 Dünya doğasının kendi varoluş evrimi içinde doğal yok oluşundan önce, umarım insan uygarlığı evrende bir yerde var olabilmek için yapay yaşam doğasını üretmeyi başarmış olur. Bir gün gelecek dünyayı terk etmek zorunda kalacağız; işte o gün geldiğinde insan başka dünyalarda, hatta uzay gemilerinde yaşamını sürdürmeye yeterli ortamı yaratabilecek bilgi ve beceriye sahip olarak dünyayı terk edebilmelidir. Eh, bu bilgi ve beceriyi de ister istemez dünya üzerindeki doğadan öğrenerek edinmek zorundayız. Bilgisine ve nimetlerine henüz bağımlı olduğumuz doğayı kendi elimizle yok etmek tam bir budalalık olur. Ancak, sadece ulusal çapta somutlaşan çevre politikaları ulusal çevreyi bile kurtarmaya yetmez. Çünkü dünya doğası bir bütündür ve hiçbir ulusal sınırla parçalanamaz.

 Dünya’nın canlılık doğasını hepten yok edecek kadar doğal varoluşu bozabiliriz de! İnsan neslini umursamadan doğayı sömürüp kirletmeye devam edebiliriz… Seçim bizimdir! Böyle bir olasılıkta hayat bizi umursamadan zamanın sabrına sarılıp farklı doğal ortamlar oluşturmaya devam edecektir. Can çivileyici soru, “Hayatın yeni doğasında insana da bir yer olacak mı?” merakımdan geldi... İnsanı hayatın bir mucizesi sayan aklım, aynı mucizenin ikinci kez oluşacağına inanmadı. Zaten tekrarı olası olan hangi şey mucizeden sayılır ki? Endişem bu yüzden sıkıntı basar geleceğin hayaline. Bu nedenle insan uygarlığı, aklın bilimini kendine yol yapıp da varlık nedeni olan dünya doğasını korumayı, uzak geleceğinin sigortası saymalıdır. “Eko-insan” davranışı bu bilinçle anlam kazanır.

 Yaşadığımız dünya bizim değerlerimizden başka bir şey değildir. İlk yapmamız gereken şey değerlerimizi gözden geçirmek olmalıdır. En büyük ve pahalıyı, en lüks olanı satın alabildiği için insanın özlük değerinde bir artış olmadığını bilincimize dank ettirmeliyiz…

 Deniz Kızılçeç çevirisi; “Marx’ın Ekolojik-İktisat ve Doğa Üzerine Düşünceler” adlı kitabın tanıtım sözcesinden bir alıntı: “Marx’a göre insan, doğadaki güzelliğin yasaları doğrultusunda üretmeyi ve tüketmeyi hedeflemelidir.” Bence, insan uygarlığının onuru olabilmenin en bağlayıcı ipucu budur. Çünkü insanın en yüksek uygarlık ülküsü ancak böyle gerçek olabilir. Çevre koruma ve kollama kavramı insandan bağımsız bir anlam yapmaz. İnsanın her tür varoluş eylemi, doğal çevreyi ya bozucu ya koruyup kollayıcı ya da iyileştirici bir etken oluşturur…

Muharrem Soyek

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Adalet, eşitsizlikte eşit fırsat ve huzur hakkıdır


Yaratılışın doğası eşitsizlik üzerine kuruludur; doğa ne var etme ne var olma fırsatında eşitliği umursar. Fırsat ve hak eşitliği sadece insan uygarlığı ürünüdür. Eşit nesnellikte doğmayan ve yaşayamayan insanlar, mülkiyet üretme ve özgür yaşama hakkı koşullarını sadece adaletin gücüne yaslanarak eşit hak ve fırsatlarla hem seçebilir hem belirleyebilir olurlar. Bu da eşitsizlikten ivmelenen doğal evrimden insanı ayıran üstün bir uygarlık özelliğidir. Adalet doğal evrimin kendini bilmiş bilinç düzeyinin en yüce erdemidir…

*  Adalet zaten eşitlik değildir; eşit olma fırsatına özgürlük vermektir. Öte yanda eşitlik de adalete engel değildir. Adalet herkesi eşit yargılama ilkesini hükmüne temel yapsa da, adaletin görevi hiçbir zaman insanları eşitlemek değildir; görev, adalete erişim yol ve fırsatlarını herkese aynı ölçüde açık tutmaktır. Adalet, güçsüzün savunma hakkını güçlüye eşitleyen toplumsal vicdanın gücüdür. Ancak, güçsüzün hakkını güçlününkine eş tutarken güçlünün yasal haklarından kırpıp güçsüzünkine eklemez.

***

27 Temmuz 2018 Cuma

Büyülü Dükkân


Uzak hayal diyarlarından birinde, mor tepelerin arasında, istediğin zaman bembeyaz kar örtüsü ile ve bir daha istediğin zaman rengârenk kır çiçekleri ve meyve bahçeleriyle kaplanan bir vadi vardı. Ortasından duru mavi bir ırmağın geçtiği bu vadi, "Büyülü Vadi" olarak anılırdı. Ona bu adı veren vadideki bilge adamın dükkânıydı. Ünü dünyanın dört bir yanına yayılmış olan dükkânın adı "Büyülü Dükkân" idi. Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı. Bu bedelin ne olacağı dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, Büyülü Dükkân’da maddi bedellerin hiçbir hükmü yoktu. Bazı müşteriler bir şeye sahip olmak için verilebilecek tek bedelin para olabileceği yanılgısıyla, cepleri ve keseleri altın dolu gelirlerdi. Oysa burada yapılan alım satım pazarlığı günlük yaşamdakilere benzemez ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı.

Bilge satıcı, yorgun adamı kapının önüne gelinceye kadar dükkânın küçük penceresinden izledi.  İyice kulak kabarttı. Tahta basamakla çıkılan ve gene tahta döşemeli geniş verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Büyülü Dükkân’ın sahibi bilge adam, müşterisi birkaç kez kapı tokmağını vurmadan kapıyı açmamayı ilke edinmişti. Çünkü hemen her gelen o kapının önünde durup bir kez daha düşünmeliydi. Az da olsa kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı; bekledi ve aralıklarla birkaç kez vurulduktan sonra kalkıp kapıyı açtı.

Müşteri:
-Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi bir tek sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.

-İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?

-Bakın, ben altmış altı yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor amma yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?

-Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz? Oturun şöyle, kapatın gözlerinizi ve hatırlayın.

Adam gözlerini kapatınca hayatının bütün görüntüleri bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Acı hatıraların yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, bilge satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:

-Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum... Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat avucumdan kayıp gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ancak hiçbiri fayda etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken bir gün birisi bana sizden söz etti. Marifetinizi duyar duymaz sanki içimde bir ateş yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen altmış altı yılımı bana geri verin. (Nedense burayı okurken Orta Asyalı sufi Ebu Said Ebu’l Hayr’ın çağrısını duydum: “Ne olursan ol, yine gel!”… “Bin kere pişman olsan da gene kendine gel” demek ister sanki…)

-Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?

-Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım.

-Herhalde bunu çok istiyorsunuz.

-Evet, hem de her şeyimi verecek kadar.

-Peki, benim size vereceğim altmış altı yılın bedelini biliyor musunuz?

-Ne isterseniz?

-Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz.

-Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin.

Bilge satıcı, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendini sallanan koltuğunun ritmine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin sabırsızlıkla pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına gelen kişiler genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek suskunluğun içinden müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:

-Beyefendi, her ne kadar siz altmış altı yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da ben sizden para etmeyen ve sizi de anlaşılan pek memnun etmeyen bir şey isteyeceğim.

-Ne isterseniz vermeye hazır geldim.

-Böyle bir isteğin gerçekleşmesi için zorunlu bedel olan bilincinizi istiyorum.

-Anlamadım?

-Bilincinizi dedim... Altmış altı yılın yaşantısından elde etmiş olduğunuz bilincinizi istiyorum.

-Ah evet anladım. İlginç bir bedel; fakat daha iyisini elde edebileceğim bir şey. Kabul ediyorum. Tamam, alın bilincimi.

-Emin misiniz?"

-Neden olmayayım? Karşılığında altmış altı yıl daha kazanacağım.

-Bilincinizi içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp gideceksiniz.  Altmış altı yılın tek bir anlığını bile yorumlayabilecek bilinciniz kalmayacak. Buraya neden geldiğinizin bile farkında olamaz duruma geçeceksiniz...

-Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişimi unutmak istiyorum.

-O halde, altmış altı yıl sonra burada yeniden pazarlık edebilirsiniz. Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olacaktır.

-Hayır, hayır! Emin olun ki, şu dakika tüm bilincimi size bırakıp altmış altı yılımı geri alacağım ve bir daha dönmemek üzere bu dükkânı terk edeceğim.  Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç birini tekrar etmeyeceğim.

-İsterseniz başka sözler vermeyin; çünkü az sonra, bilincine vardığınız tüm hatalarınızı ve doğrularınızı burada bırakıp gideceksiniz. Ne olduğunu artık bilemeyeceğiniz hataları tekrar etmeme sözünüz anlamını yitirecektir. Olmayan hatanın tekrarı olamaz.

Bilge satıcının son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.

-Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi? Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta!

-Aslında tam da öyle değil amma sonuç bakımından ne yazık ki öyle. Beni ve dükkânı ve kim olduğunuzu elbette hatırlayacaksınız; ancak ne benim ne de bu dükkânın kendinizle anlamlı bir ilişkisini kurup kavrayamayacaksınız. Aynı şey geçmiş yaşamınız için de geçerli olacak elbette. Geçmişinizin özne ve nesnelerini hatırlayabilir olsanız da onların öz benliğinizle olan yorumsal ilişkisini kaybetmiş olacaksınız. Geçmişin yüzünü hatırlarken deneyim bilgisini unutmuş olacaksınız.

Bilge satıcı, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissetmişti. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Adamın aydınlanan bilinciyle parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden fırlayacak bir coşkunun habercisi gibiydi. Bilincin bilincine varılması anıydı bu muhteşem an. Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı:

-Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer altmış altı yılın bedeli bu ise, vazgeçiyorum. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının çok beğendiği bir saç tokasını kafasının derisi karşılığında satın almasına benziyor. Çok bilge bir insansınız. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı geri almaya gelmiştim, ancak siz bana bugünden sonraki yaşamımı hediye ettiniz. Size teşekkür ederim.

-Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşça kalın.

(Dr. Psk. Yeşim Türköz’ün Büyü Dükkânı adlı kitabından bir iki ekleme ve düzeltmeyle alıntıdır)
***
"Masal bu ya!" deyip de geçmeyin. Masalın kendisi hayalden bile gerçek dışı olsa da, masalın içine saklanan bir güzel hayal vardır ki okuyanın ve dinleyenin gerçeği olmak ister.

Bilge adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklından benim bir deyişimi geçirmekteydi:

“Bilincinin geçmişi olmayan, ya da geçmişinin bilincinde olmayan, kısacası bilincinin bilincine eremeyen kimse hatalarını ve pişmanlıklarını kaç kez yaşayacağını asla bilemez...”

"Çoğumuz ikinci el insanlar hâline geldik. Okuyoruz, üniversiteye gidiyoruz, büyük oranda bilgi biriktiriyoruz. Bu bilgiler başka insanların düşündüklerinden ve söylediklerinden oluşuyor. Topladığımız bilgileri başkalarının söyledikleriyle kıyaslıyoruz. Kendimizden hiçbir şey yok. Yalnızca tekrar ediyoruz; durup yeniden ve yeniden tekrar ediyoruz. Biri bize, "Senin düşüncen nedir?" diye sorduğunda şaşırıp kalıyoruz." Diyor, Jiddu Krishnamurti.

Sanki hep zamanın başlangıcında duruyoruz; sanki sürekli olarak bilincimizi yeniden başlama büyüsünün bedeli olarak harcıyoruz. Oysa geleceği ancak bilincimizin geçmiş zaman yorum bilgisiyle hayal edebiliriz. Geleceği geçmişin acı tatlı deneyim bilgisiyle hayal edemeyense kaç kez yeniden başlamış olsa da geçmişin pişmanlığından arınamaz… Geleceği hayal edecek geçmiş bilinci olmayan düşünemez bile. Düşünemeyen insan zaman boyutunda nasıl kusurlarını düzeltebilir ki?

Bilge adamın müşterisinden 66 mutsuz yıla karşılık bilincini istemesi bir maliyet tutarıydı. Zaman, insan bilincini somutlaştıran en etkin maliyettir. Zaman silindiğinde bence bilinç de silinir ki bu yüzden zamanda yolculuk bana hiç heyecan vermiyor. Bilincimizi feda etmeden asla başlangıca dönemeyiz. Geleceğe geçebilsem bile bilincimin beni orada mutlu etmeye yeterli geçmişi olacağından ciddi kuşku duyarım.


Geçmişin bilinci kadar yaşlı, geleceğin hayali kadar gençtir kendini bilmiş bilinçle yaşayan insan…
Muharrem Soyek

26 Temmuz 2018 Perşembe

Ey İnsan!

Beylik sözleri sıralayarak, eğriyi doğru göstermeye çalışan, bir şey bilmezken biliyor görünerek ille de saygı görmek ve onurlanmak isteyen kaba ve boş beyinli bir sürü insan vardır. Bunlar çoğu zaman ağızları köpürerek hep birden konuşarak karşılarındakini sindirmekle kalmazlar, doğru bilginin kaynaklarını da kurutmayı hedef alırlar. O leke sürmeler, bilinci yenileyen bilgiyi çekemeyen cehalet nice nice onurlu güzel insanların yok olmasına yol açmıştır. Her şeye rağmen, değeri ne denli az olursa olsun bir işi yaparken ölüm kalım endişesine kafa tutarak doğruyu eğriyi zaman boyutuyla sorgulayan yiğit insanlardır dünyayı mutlu geleceğine taşıyacak olanlar. Onlar kendini bilmiş bilinçlerdir…

Bilgeliğin yolları taşlı tozlu ve tuzludur. Hatta tabanlarım ne denli kalın olursa olsun, dikenleri batar bu yolların. Fakat beni ulaştırdığı vahalar bütün acılara değer… “Elde edilmesine çaba gösterilmesi gereken şey, “asıl iyi” olanı (yani hayatın tümlük bilgisine iyi geleni) amaç edinerek bilgiye özenli ve ödün vermez bir araştırmayla ulaşmak ve böylelikle bilginin gerçeğiyle donanmış erdemli bir bilinç ile mutlu yaşamaktır” diyen Sokrates, beni duyduysa kesin alkışlıyordur.

Bildiklerimizin ve sanılarımızın gerçekliği ve ipuçlarıyla düşünerek bilmediğimiz şeyleri araştırmalıyız. Bilinmeyen şeyi bulmanın olanaksız olduğuna, evrenin sırlarını çözme gayretinin tanrısal iradeye isyan olduğuna inanmak ve inandırmak evrensel varoluş bilincini taşlamaktır... Ve onlar bilmezler, aslında Tanrı evrensel varoluşun en yüce bilincidir...

Ey insanlar, ey canlarını başlarını para kazanmaya koyanlar! Boynunuzun borcu olan şeyleri ihmal ettiğinizin farkında değil misiniz? Çocuklarınıza bırakacağınız parasal zenginlik huzurlu bir dünya satın almalarına yetecek mi? Buna aldırdığınız yok; kendi kendinizi de yetiştirmeye pek uğraşmış değilsiniz zaten. Okuma yazma, sanat teknikleri, spor, bilgisayar ve matematikte uzman meslek sahibisiniz; aklınızca yüksek bilinçli oldunuz. Siz sadece, çatışmacı rekabetle yükselen tüketim uygarlığının ihtiyaçlarını gözeten meslekli oldunuz…

Ey insan, tüm öğrendiğin sadece mal mülk edinmek için midir? Erdemli ve mutlu yaşam uygarlığının yeni bir düzen ve eğitim sistematiğiyle kurulabileceğini görmüşken neden bu düzen ve eğitim ortamını sağlayacak bilinci oluşturmaya emek vermezsin de mal mülk tapulamayı uygarlık başarısı yaparsın?

Ey insan! Bu kendini bilmezliğe derhal bir son verecek çarelerin bireysel ve toplumsal alt yapılarını düşünmeye başlamalısın. Kendini bilmeye yükselten erdemli yaşamı gözün kesmiyorsa çocuk sahibi bile olma. Kendini bilmiş bilincin sorgusuyla özeleştiri yapamıyorsan bari ölümün dünyaya bir nimet olsun. Canından ne yapacağını bilmeyen canlardan olma. Gelişigüzel yaşayacaksan geleceğin gelişini rahat bırak.

Ve aslında insanlık tarihi, maddenin eytişim (diyalektik) doğallığı içinde basitçe bir var bir yok oluşun bilincidir. İnsanlık bilincinin toplumsal bir oluş olduğu bilgisinin gerçeğiyle bu bilinç bireysel var oluş gerçekliğinde yeniden yapılandırılmalı; bilimin ve teknolojinin kullanımıyla bireylerle paylaşılmalı ve bireysel bilinç ürünlerinin toplumsal varlık boyutunda demokratik hak tanımı çerçevesinde serbest dolaşımıyla maddenin bilinci artık özgürleştirilmeli...
Ben de artık kendi akıl bakışımı bilincimin kendini bilmesine temel yaparken, başka canların varlık bilgilerini de bilincimin özgürlük nedeni yapmalıyım...

22 Haziran 2018 Cuma

Goril Koko



En azından birer goril Koko olmadan hiçbirimiz insan olarak öldük diyemeyiz… İyi ve güzel eden eğitimle bireysel varlığımızı ve dolayısıyla toplumsallığımızı uygarlaştırmak olasıdır. Goril Koko bunun deneyim kanıtıdır. Buna rağmen şu da bir gerçektir ki, hepimiz birer Goril Koko olsak bile arzulanan insan uygarlığı kurulmuş olmaz. Koko ne denli insancıl davranır olsa da kendini bilen insanın eline su dökemez…

Goril Koko, hayata sahiplik taslayan ezici egemenlik egosunun insan bilincine uygarlık başarısı olarak yedirildiğini fark etmiş değildi. Paranın ezici gücüne yaslanan egemenlik bilincini henüz fark edip de reddetmediği için, Goril Koko deneyimi insan uygarlığı için tam da insanca bir gelişim örneği yapılamaz. Hepimiz Goril Koko kadar insan olsak bile, kendimizi bilip de evrensel insanlığın ne olması gerektiğini kavrayan bilinçle uygarlık yapamadıkça biz asla tam da insan olmuş sayılmayız. Paranın gücünü kutsayan bir uygarlık bilinciyle biz asla bireysel ve toplumsal huzura varan insanca sürdürülebilir bir insanlık yolu açamayız…

Bireyin nefsine uyarlı ‘sahiplik azgınlığını’ dizginleyecek olansa her şeyden önce işlevselliği demokratik kurumlarla denetlenebilir devlet gücüdür. Daha sonraysa, insanın toplumsal var-oluşuna parasal değer biçmeden rağbet edecek estetik ve erdemli yaşam kültürünün çekim etkisidir. İşte burada eğitim ve görenekle yapılandırılan insan bilinci pek önem kazanır.

Koko kimdir? Koko, gorildir. Öyleyse niye “Koko nedir?” diye sormadım? Çünkü, Koko öğrendiği 2000 kadar işaret dili sözcüğünü anlayabiliyordu; ayrıca 1000 kadar işaret dili sözcüğü kullanarak da bizim eğitimli saydığımız milyonlarca insandan daha insancıl bir anlatıyla konuşabilmekteydi. Koko, 4 Temmuz 1971’de San Francisco Hayvanat Bahçesinde doğdu; 20 Haziran 2018’de öldü.

Doğanın sesi adlı videosunda işaret diliyle şunları demişti: “Doğa sizi izliyor. Ben gorilim. Ben çiçeğim, hayvanım. Ben doğayım. Koko insanı seviyor. Koko dünyayı seviyor. Ama insan aptal. Koko üzgün; Koko ağlıyor. Zaman akıyor. Dünyayı düzelt. Dünyaya yardım et. Acele et! Dünyayı, doğayı koru. Doğa sizi görüyor! Teşekkürler.”
*
(Koko bunları öğrendiği ezber bilgilerden mi alıntıladı, yoksa kendi öz-bilincinin görüsünden bir eleştiri mi yapıyordu, bilemem. Sadece, yaşamsal çevreye çoğumuzdan daha duyarlı bir tespit yaptığı kesindir.) 

Koko’nun ölümünü bakıcısı Dr. Patterson bildirdi. “Koko, işaret dili ile duygularını ne kadar karışık olursa olsun anlatabiliyordu. Espriler ve şakalar yapabiliyordu.” Dr. Patterson onun hakkında bir inceleme yazısı yazarak, bu bilgileri aktardı. 

Koko’nun birçok ünlü arkadaşı vardı. Robin Williams ile arkadaştı. Koko, arkadaşı Robin’in ölümünü duyunca hüzünlenip ağlamıştı. Red Hot Chilli Peppers basçısı Flea ile de arkadaştı. Flea, ona basgitar çalmayı öğretmişti.
*
Şu da bir gerçektir ki, Koko hiçbir zaman insanın en vahşi yüzünü ne görmüş ne bilmiş ne de hayal edebilmiştir. Eğer ki insan uygarlığının vahşetini tam kavrayabilmiş olaydı “Koko insanı seviyor!” demeye yüreği yetmezdi. Zannediyorum yaşama sevincini yitirip yemeden içmeden kesilerek ölmek isterdi. Biz, gene de kendi ürettiğimiz vahşet uygarlığı karşısında pes edip de asla güzel umutlarla yaşamaktan vazgeçmeyelim. Vazgeçmeyelim amma hiç olmazsa Koko kadar insan olarak ölemiyorsak, yaşamanın ne anlamı kalmıştır ki? Eğer, Koko kadar insan gibi ölemeyeceksek, ancak insan uygarlığında yaşayıp ölen sevimli bir hayvan kalırız... Aramızda ne çok insan görünümlü pek sevimli hayvanlar olduğunu bir bileydiniz geleceği parayla satın almaktan derhal vazgeçerdiniz…

Goril Koko eğitimle bu denli insan olmaya yaklaşmışsa insanı da kendini bilmiş bilince erdirecek biçimde eğitip, vicdanlı, düşünceli, merhametli ve sevgili bir ruhla insanlaştırmak olasıdır. Ne de olsa hiçbirimiz doğuştan insan değiliz; doğuşta sadece insana benzeriz. Biz ancak bizi kendini bilmiş bilince erdirecek eğitimle büyütülerek insanlaşırız…

İnsanlığı onurlandıracak bir gelecek tasarımı, haddini ve kendini bilmiş insan bilincine danışmayan hiçbir güce bırakılamaz. İnsan uygarlığının onuru, ancak insan bilincini kendini ve haddini bilmeye vardıracak bir eğitime emanet edilebilir… (Bilincin kendini bilmesi bilimselliği; haddini bilmesi ise bilgiyi insana ve evrensel doğaya saygıyla işleyen erdemli bilimselliğidir…)
*

21 Haziran 2018 Perşembe

KARAKTER

Düşününce anlaşılıyor. Birini karaktersiz ilan etmek için karaktersizliğin herkesi her koşulda bağlayıcı niteliklerinin belirlenmiş olması gerekiyor. “Yalan dolan; ikili oynayan; bencil; çıkarcı…” sıfatları kişiyi mutlak karaktersiz yapmaya yetmez. Ben kendimi veya sevdiğimi korumak için yalan söyleyebilirim; hatta ikili bile oynayabilirim. Belki de bu yaptığım yüksek karakterdir. Hani, iyiyi ve güzeli korumak adına karaktersiz görünmeyi göze alacak kadar karakterli sayılırım…

Bencillik de bir karakter hakkıdır bana göre; ilişkilerimizde hangimiz bencil değiliz ki? Sevilme beklentisi olmadan kaçımız severiz? Çıkarcılık da öyledir. Hepimiz çıkarımızı gözetiriz. Bence, karakterli karakter başkalarının hakkından yemeden, kişinin kendi çıkarını öncelemesidir… Demem o ki, olumsuz davranışları öznenin kendi özelinde irdelemeden, bilincimde yer etmiş kavram genellemesiyle kimseyi karaktersiz sayamam.

Karakter, kişiyi ayırt edici özellikler bütünüdür. Felsefi anlamdaysa sözlük şöyle der: “Bireyin kendi kendine egemen olmasını, kendi kendisiyle uyum içinde bulunmasını, düşünüş ve hareketlerinde tutarlı kalabilmesini sağlayan özellikler bütünü.” Bu tanım bağlamında, sırf yalan söylemesi kişiyi karaktersiz yapmaz; sadece yalancıdır. Ortaya çıkan yalanını dürüstçe kabullenen biri karakterli bile sayılabilir… Herkese mavi boncuk dağıtması, kişinin gönül hoşlama niyetinden bile olabilir. Gizli kapaklı olmayan bir beklentiyle “karakterli” biçimde birine mavi diğerine kara boncuk da sunabilir… Yeter ki kişi kendini inkârda olmasın; bence karakterli sayılır…

Bu durumda “karaktersiz” sözcüğü de kullanımda anlamsız mı kalıyor? Kalmıyor elbette: Karaktersiz, kendi yaşam biçimine dürüstlük bağıyla egemen olamayan kişidir. Bir bakıma kendini bilmez bir kişiliktir. Yani, dolandırıcı sadece dolandırıcıdır. Foyası ortaya çıktığında masum mağduru oynamaya başlamışsa ve yemin billah tövbeye gelip de gene dolandırıcılık yapıyorsa işte o zaman karaktersizin teki olmuştur. Eğer kişi kendini bilmişse, yürüdüğü yolu kendi seçip gene kendi adımlarıyla ilerliyorsa, o kişi kendi var-oluşuyla tutarlı olmasından dolayı yeteri kadar karakterlidir. Kendi var-oluşuyla tutarlı dürüstlükte kalan herkes karakterlidir… Tersi durumsa karaktersizlik nedeni olur. Kanımca, kişi olduğu gerçekliğini inkâra kalkıştığında karaktersizleşmeye başlıyor… Gene de genel bilinçsel kavramlarımızda karaktersiz nitelemesi bu karakter tanımına pek de aldırmadan, daha çok hoşlanmadığımız kişileri aşağılayıcı bir algı yapmaya yöneliktir.

Kişinin niyet ve eylemde tutarlı ve tutarsız karakteristik yaşantısı onun kişilikli ve kişiliksiz oluşuna da az çok denk gelir. Kişiliksiz nitelemesi de kişilik yokluğunu betimlemez; sadece olumsuzlar. Manada olumluluk algısı oluştursa bile şurası bir gerçek ki ne karakterli ne kişilikli olması kişiyi gerçekten iyi biri yapar. İyi niyete bağlı girişilen eylemdeki kayırmasız vicdan ve adalettir, iyi olmanın başat koşulu… İşine gelen duruma ve adamına göre iyi olan kişi en büyük iyilik madalyasını takıyor olsa bile bence hem karaktersiz hem kişiliksiz sayılır… Muharrem Soyek



20 Mayıs 2018 Pazar

Dost Bildiğin


Kalbin kapısına vurunca dostun acısı Çıkmalı candan dışarı bir vicdan sızısı Dost dediğin bir kucak derman sarması



2 Mayıs 2018 Çarşamba

Hayatı Güzel Eden Birkaç İpucu


*Her gün yarım saatlik olsun yürüyüş yap. Yürürken hızlanma; salına salına ve çevrendeki ayrıntıları keşfetme arzusuyla yürü.
*Şöyle bir 10 dakika kadar sessizce oturup çevreni dinle.
*Sabahları kendine "günaydın" diyerek o günü güzel yaşamaya niyet kurduğunu açık et.
*Doğal ortamında yetişmiş, işlenmemiş ve sadelik suyunda pişirilmiş gıdalarla beslenmeyi önemse ve asla doydum diyene kadar yeme.
*Krallar gibi kahvaltı yap; öğlende etli sütlü, akşamdaysa sebze meyve ağırlıklı beslen.
*Yaşam enerjini, geçmişi onurlandırmak ve geleceği kurtarmaktan çok bugünü sevimli ve verimli yapmaya harca.
*Hayat hiçbir zaman herkese adil olmadı; buna rağmen hayat yaşlanmaya değer.
*Yaşam nefret etmekle geçirilecek kadar uzun değil; herkesi her şey için bağışla ve ıslık çalarak hayat yolunda yürümeye devam et.
*Her konuda kendini illa ki haklı çıkarmak gibi bir derdin olmamalı; anlaşamazlıkta anlaşmaya varabilmelisin; o da olmazsa, öğrenmek için dinlemekle yetinebilirsin; daha da olmadı efendice izin isteyip ortamdan ayrılabilirsin.
*Geçmişinden memnun olmasan da onu asla pişmanlıkla hatırlama; geçmiş sadece deneyimden ibarettir; sen geçmişin deneyimiyle bugünü yaşayıp geleceği tasarlamaya bak.
*Kendi yaşamını başkalarınınkiyle ne örnekle ne de kıyasla; onların nereye yolcu olduklarını bilemezsin.
*Eğer büyümüşsen, artık senden başka hiç kimse senin mutlu yaşamandan sorumlu tutulamaz.
*Başına gelen çaresiz kötü şeyleri, altına "Bu da geçer ya Hu!" yazarak çerçeveleyip hatıra duvarına asabilirsin. Zaman acının ilacıdır.
*Ne kadar kötü ya da şahane olursa olsun her durum geçici ve değişkendir.
*Üretici ve de paylaşıcı ol. Yardıma muhtaç olanın elinden tut.
*Kıskançlık zaman kaybıdır; sen zaten kendine gülümseyip bir "günaydın" dediğinde neyin eksik kalıyor ki?
*Uyumadan önce gününü naasıl yaşadığını şöyle bir gözden geçir ve ertesi günü daha güzel hatırlatacak bir hayal kur.
*Unutma ki aşırı övgü senin başkalarının başarısı için daha çok çalışman içindir.

***

19 Mart 2018 Pazartesi

STEPHEN HAWKİNG


Stephen Hawking, bu sabah (14 Mart 2018) 76 yaşında öldü. Günümüzün en büyük bilim insanı olarak kabul edilen ünlü fizik profesörü, kara delikler, uzay bilimi ve kuantum fiziği alanındaki çalışmalarıyla ünlendi.

Allah rahmet eylesin; ruhu evren dervişi olsun...

STEPHEN HAWKİNG KİMDİR?

"Stephen William Hawking, 8 Ocak 1942'de Oxford'da doğdu. Biyolog olan babası, annesiyle birlikte Almanya'da bombardımanlardan kaçıp Londra'ya taşınmıştı.

Hawking Londra'da ve St. Albans'da büyüdü. Oxford Üniversitesi'ni birincilikle bitirip Cambridge Üniversitesi'nde kozmoloji (evren bilimi) doktorası yaptı.

Gençliğinde at biniyor, kürek sporuyla ilgileniyordu. Ama Cambridge'teyken motor nöron hastalığı teşhisi kondu ve vücudunun işlevini neredeyse tamamen yitirdi"
*
'İNSANLIĞIN DÜNYAYI TERK ETMESİ LAZIM'

Son olarak geçen yıl yaz mevsiminde Norveç’teki bir festivalde konuşan bilim adamı, “İnsanlığın Dünya'yı terk etmesi gerektiğine inanıyorum” demiş.

"Hawking’e göre uzay programlarında öncü olan ülkeler astronotlarını 2020 yılına kadar yeniden Ay'a göndermeli. İklim değişikliği gibi sorunlardan ancak başka dünyaların keşfiyle kurtulunabilcieceğini belirten İngiliz bilim adamı, önümüzdeki 10 yıl içinde Mars'a gidilmesi, 30 yıl içinde de Ay'a bir uzay üssü kurulması için çağrı yapmıştı."

Hawking sözlerini, "En iyisini umuyorum. Başka çaremiz yok" diyerek sonlandırmıştı.
***
Ben de öyle düşünüyorum. Ancak iklim değişikliği ve yaşam kaynakları sorununa çözüm olur diye değil; o sorunların üstesinden gelebiliriz. Gerekçede aynı düşünmesek bile ben de insanın dünyayı terk etmesinin kendisi için hayırlı olacağı kanısındayım. Ancak bu terk edişte paranın gücüne dayalı çekişmeci uygarlık bilincini de dünyada bırakmalıdır. İçinde ırkçılık, dincilik, milliyetçilik, bencillik, evlilik, zenginlik ve fakirlik olmayan, kısacası sadece insancı olan bir uygarlık tasarımıyla dünyayı terk etmeliyiz...

Yeni bir barışçıl ve işbirlikçi yaşam düzeni temelinde yükselmeyen uygarlık tasarımı yapmadan dünyayı terk etmek cehenneme gönüllü gitmekten farksız olur...

19 Şubat 2018 Pazartesi

İdam Ceza Değildir

İdam çözüm olaydı darağacı kurulan yerlerde cinayet işlenmezdi... Asla affa girmeyen ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası yeterlidir. İdam cezası, telafisi olmayan bir adalet yanılgısı da olabilir. Ayrıca idam zaten bir ceza bile değildir; cesetlerin özgürlük acısı çektiği görülmüş değildir.

İdam yerine suçluyu yaşadığına kahrettiren hücre hapsi cezanın çilesini çektirmesi bakımından bence daha adildir. Hücre cezasına hem yaş hem de süre koşulu konmalıdır. En az çekeri 10 yıl olmak üzere 60 yaş sınırına kadar hücre hapsi verilebilir. 10 yılı tamamlayan ve 60 yaşını geçenler koğuş düzeni hapsine alınabilirler.

Muharrem Soyek

Ölümün Eli

“Is there any meaning in my life that the inevitable death awaiting me does not destroy?” Tolstoy
(Kimin hayatı ölümün yok edemeyeceği kadar kalıcı bir mana yapabilir ki?)

Kanımca, insanlığın minnettar kaldığı kayıtlı düşünceler ve sanat yapımları ölümün yok edici tırpanlamasına direnebilmektedir. Ölümden sonrasına sadece ruhumuzdan ve düşüncelerimizden yansıtabildiğimiz  manaların kayıtlarını bırakabiliyoruz. Aslında Tolstoy da kendi yaşamından birçok manayı kayda alarak ölümün yok edici tırpanından kurtarmış ve bize kadar ulaştırmıştır. Yani, Tolstoy'un kendi varlığından zamana ilişen anlamı ölümün eli henüz yok edemedi. Tabi ki Tolstoy bu sözü söylediğinde bundan emin olamazdı.

Muharrem Soyek

Dürüstlük Algısı


"Dupduru bakan ve dürüst konuşan herkesi seviyorum" Nietzsche.

Sevgili Nietzsche, duru bakışımı hadi kafa ve gönül gözünle görebildin diyelim; dürüst konuştuğumdan nasıl emin olacaksın? Konuştuğum şey hakkında ne biliyorsan o kadar emin olursun. Şimdi senin tam da bilmediğin konuda konuşuyorsam dürüstlüğümü asla ölçemezsin. Benim dürüstlüğüm senin algında ancak kendi dürüstlüğün kadar belirebilir. Bu yüzden demeliydin ki, "Bilincimin dürüstlük algısı ölçerinden geçecek biçimde konuşan herkesi seviyorum".

İşte tam da burada şeytanın sanatı araya girip sözü öyle büker ki kişinin dürüstlük ölçüsüne cuk oturtur. Ve insan aslında dürüst olmayan, sadece dürüst görünen kişiyi sevmiş olur. Yalancının hüneri dürüst konuştuğunu sandırmaktır; yalancılık, sadece doğru olmayanı konuşmak değildir; yalanı gerçeğin algı süsleriyle gizleme sanatıdır. Yalanlarını görebildiğim sürece, ben yalancılardan nefret etmem; onlar dürüstlüğün değerini artırırlar. Dürüstlerin işi de sadece dürüst olmakla bitmez; yalancının mumunu söndürmek de dürüstlüğün yiğitliğindendir.

Öte yanda sözünün yalan olduğunu saklama çabası olmayan, yani açık yalanla konuşan kişi de bence dürüst konuşuyordur. “Bu elimdeki merhem her derde deva” diyen birisi yalanında dürüsttür. Çünkü bu yalan bilgiye bile danışmadan apaçık sadece düşünerek görülebiliyor. Bu kişi ya sözünün gerçekliğine inanmıştır ya da dürüstçe benim saflığımı kendi nefsinin yararına işletmektedir. Böylesi yalancılardan nefret etmek yerine bilgiyi sorgusuz kabul eden budala saflığıma bozulmayı yeğlerim.

Yalancı, gerçeği bilip de bildiği gerçeği bir başka gerçek sandırma çabasında olandır. Dürüst olmayansa, sözünü bilerek tutmayandır; yani, sözünün dinleyendeki manasıyla  asıl niyetini perdelemiş olandır. Böylesi kimse, konuştuğunun gereğini yerine getirme zamanına kadar dürüst algılanabilir. Yani Nietzsche de aldanıp bu adamı sevmiş olabilir.

Cahil, sözünde dürüsttür; sözün manasında yanlıştır. “Dünya öküzün boynuzunda durur; öküz kafasını sallayınca deprem olur” diyen adam yalancı bile değildir. Sadece bildiğini söyler. Hele ki dürüst olmadığını hiç söyleyemem; nasıl söylerim ki kendisi de öyle olduğuna içten inanmıştır. Nietzsche olsam bu durumdaki insanı sevmemekten utanırdım.

Muharrem Soyek

12 Şubat 2018 Pazartesi

Çürümeyen Ceset


Bazı insanlar var ki kendilerini kafalarının içine kapatıp öylece yaşarlar. Bunlar durağan var oluşu hiçleyen evrensel mekân ve zaman değişkenliğini inkârla kafalarının içine sığışıp neredeyse kaskatı biçimde yaşar giderler. Çürümeyen cesetler gibidirler; ne denli boşa yaşadıklarını kafalarındaki tütsülü dünyadan hiç ayrılmadıkları için anlayamazlar; ancak bunlar hep mutlu ölürler. Böyleleri için değişmek çivili fıçıda ıkınmak kadar korkunçtur ve en büyük düşmanları onları kafalarının dışındaki değişken dünyaya çekmeye çalışanlardır. Bunlar aynı zamanda kendi kafalarının içine sığdırabildikleri dünyanın fanatik fedaileridir; kimi kez inançları uğruna, kimi kez kutsal ideolojileri uğruna ‘şehit’ olmayı göze alırlar da düşünüp taşınıp değişmekten korkarlar. Aslında değişmekten korkmazlar; değişmeyi cahil yiğitliğiyle reddederler. Değişimi kafalarının içine oydukları tapınaklarında kutsanmış kişiliklerini aforoz edecek şeytani bir tuzak sayarlar. Başınızın belaya girmesini istemiyorsanız böyle insanları asla değiştirmeye çabalamayın; daha da tehlikelisi, nazik ve hoşgörülü tavrınızla aralarına katışmak istediğiniz algısı oluşturup onları umutlandırmanızdır.

aynı yolun yolcusu katar katar
aynalı taşlara basan adımlar
farklı olana yanaşmayan onlar
yavaş yavaş ölürler.

-------

Nefes almak değil ki yaşamak
İnanılmaz mutlu edebilir bir an hâlesi
Yavaşça ölmeye bir nefes isyan paresi…

(Dünya Şairi Pablo Neruda’nın  “die slowly” adıyla İngilizce’ye aktarılan şiirinden alıntı)
***
Muharrem Soyek

11 Şubat 2018 Pazar

Geçmiş Geleceğin Anası

Geçmiş geleceğin anası olsa da kendisi olamıyor; bebek doğduğunda göbek bağı kesilir. Gelecek her ne kadar geçmişin sütünü emmiş olsa da sütün helal veya haram oluşundan sorumlu tutulamaz. Gelecek sadece kendi sütünden sorumludur. Ayrıca, her geçmiş de geleceğin minnetle elini öpeceği saygıdeğer anası değildir. Gene de geçmişimin bir tanrı gibi ölümsüz ve değiştirilemez varlığıyla topuklarımdan çekmeye devam edeceğini hissetmekteyim; ancak buna rağmen, geçmişimin geleceğime benden izinsiz hükmetmesine izin vermediğim ölçüde ‘insan olma’ bilincimin gelişeceği de su götürmez bir gerçektir...

8 Şubat 2018 Perşembe

'Türk' ve 'Türkiye' sıfatıyla adlandırma

Hükümet yanlısı görüşe göre, Afrin Harekatı’na karşı görüş sunan özel kurum ve kuruluş adlarının başındaki Türk ve Türkiye sıfatları kaldırılmalıdır. Bazı meslek odalarının siyasi tavırlarına tepki olsun diye böyle bir düzenlemeye gitmeyi doğru bir davranış saymıyorum. Bir sorun varsa siyasi alınganlıkla değil, bilimsel düşünceyle çözülmelidir. Öte yandan, devlet erkine hizmetle yükümlü olmayan meslek örgütleriyle dernek ve vakıf gibi özel kurum adlarının başındaki "Türk; T.C." sıfatlamasının kaldırılmasını demokrasi adına doğru buluyorum. Çünkü demokraside insana hizmet devlete hizmetten önce gelir. Böyle devlet onaylı sıfatların insandan önce devlet çıkarına bağlandığı kanısındayım.

'Türk' kavramı bizim devlet sözlüğünde T.C.’ye minnetle bağlanmıştır. 'Türk Kızılayı' ve diğer adıyla 'Türkiye Kızılay Derneği' dendiğinde sadece Türklerin oluşturduğu bir dernek anlaşılmaz. Çünkü, T.C. devleti vatandaş olarak sadece Türkleri kimliklendirmez. Türk Kızılayı adından da bilinir olduğu üzere T.C. devletini ve Türk Milletini temsil eder. Bu temsil algısı gereği kendisiyle kurumsal bağı olmayan devlet politikalarını eleştirmez.

'Türkiye' ve 'Türk' sıfatlamasının Bakanlar Kurulu onayındaki saklı gerekçe, bu kurumların T.C. devlet politikalarına aykırı tutum ve davranışta bulunmayacağı beklentisidir. Hukuken açık bir sözleşme olmasa da adlandırmanın devlet adına yürütme erkinin onayından geçiyor olmasını toplumsal bilinç de aynı varsayımla algılar. Durum böyle olunca, adının başında 'Türk veya Türkiye' olan ve doğrudan siyaset yapmayan kurumların devlet politikalarına karşı tavırlarının özellikle de devlet erkini işleten hükümet tarafından hoş karşılanmayışı hoş görülebilir oluyor.

Aslında devletli olma yetkisinin sorumluluğunu üstlenmemiş tüm özel kurum ve kuruluşlar, adlarının başında "Türk" sıfatı varsa kendiliklerinden bunu atmaları gerekir. Bunu yaparlarsa hem T.C. devleti organı gibi görüntü vermez, hem de ırkçılık algısı yapmazlar. Adlandırma başındaki ‘Türk’ ve uluslararası temsiliyet dışındaki “Türkiye” sıfatını kaldırmak bence toplumsal örgütlenmedeki zihniyet tekelleşmesini kırmaya da yardımcı olur. Daha özgür bir toplumsal örgütlenmenin önü açılır.

TTB çıkıp "bizim devletle organik bir bağımız yok; Türk tabiplerini temsil ediyoruz" diyebilir. Ancak, öte yanda ırkçı tutumları azdırmak isteyenler kalkıp da KTB'yi (Kürt Tabipler Birliği'ni) kursa TTB ne diyecek? "KTB Türk tabiplerini temsil etmiyor" dendiği anda ırkçı ayrım başlamış ve "Ne mutlu Türk'üm diyene!" özdeyişindeki tüm millet unsurlarını kapsayıcı üst kimlik de yırtılmış olur.

 Ancak, 'Türkiye' sözcüğü coğrafi bir tanım gereği uluslararası etkinliklerde temsiliyet simgesi olarak adın başına konabilir. Aynı konu üstüne kurulu örgüt ve sivil kurumların uluslararası temsiliyet haklarının vekaleti durumunda "Türkiye ...." biçiminde adlandırılabilir. Bu ad alma hakkı karşılığında kuruluşun tüzüğüne doğrudan bir parti ve devlet politikasını eleştirir siyasi demeç ve etkinlik yapılamayacağı maddesi konmalıdır. Çünkü TBMM dışında hiçbir kurum, kuruluş veya kişi ülke siyasetinin tümünü temsilen konuşamaz.

Devlete hizmet sözü olmayan bireyler, örgütler ve kurumlar devlet politikalarını eleştirebilirler. Bu demokrasiyi ilerletici bir özgürlük hakkıdır. Ancak, bu özgürlük hakkıyla yapılan eleştiri Türk Milleti'nin ya da Türklerin ortak uzlaşı görüşü gibi gösterilemez.

TTB belki de adının başındaki Bakanlar Kurulu onaylı "Türk" sözcüğünden dolayı kendini açık özgürlükle değil de imalı biçimde ifade etmiştir. Açıkça "Afrin'e askeri harekat yapılmasını doğru bulmuyoruz" demeyip lafı yuvarlayıp genellemiştir.

Özetle demiştir ki:

“Biz hekimler uyarıyoruz. Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.
--- --- ---
Savaşla baş etmenin yolu, adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır.
Savaşa hayır, barış hemen şimdi!”

Ne kadar doğru ve insani değil mi? Ancak, bu çağrı hekimlik felsefesinin gereği bir bilgilendirmeden ileri geçip zamanlama açısından Afrin askeri harekatını kınama niteliğinde sunulmuştur. Terör örgütlerine böyle eleştirel çağrılar yapmada çekinceli kalındığı da hatırlanınca çağrının salt mesleki kaygıyla yapılmış olduğu savunması çok da inandırıcı durmuyor. Ayrıca Afrin harekatı bir saldırı savaşı değil savunma savaşıdır. T.C.'nin kendini savunması, yani Milli varlık savunması da bir halk sağlığı sorunudur...

Her şeye rağmen devlet gücünün bu çağrıya imza verenleri gözaltı yapması bir demokrasi ayıbıdır. Ancak, çağrının tüm Türkiye hekimleri adına yapılmış olduğu izlenimi veren TTB başındaki "Türk" sözcüğüne de ayıp edilmiştir...

Muharrem Soyek

7 Şubat 2018 Çarşamba

Pişman mı keşke mi?


Pişman etmeyen karar, bitirilenin deneyim bilgisiyle yeni bir şeyi başlatmaktır. Pişmanlığın deneyim bilgisiyle yeni bir şey başlatmak da pişmanlığın başarısı sayılır. Bir şeyi başlatan karar anı çoğu kez başka bir şeyden vazgeçiş ister. Bu yüzden her yeni başlangıcın onayı olacak ciddi kararlar her zaman olmuştan biraz vazgeçme cesaretiyle alınabilir.

* “Keşke” demek ile “pişman” olmak ilişkili duyumlar olsa da aynı değillerdir. Pişmanlık düzeltilebilir bir kusura bağlı bir duyumdur. Keşkelikse ikinci kez ele alınıp düzeltilemeyecek durumlara hayıflanmadır. “Bir tek Tanrı “keşke” demeyecek kadar doğrudur” mantığı gereği, "Keşkesiz" yaşıyor olmak insanı tanrılaştırmaz; ancak hepten de keşkesiz yaşamak olası mı bilemedim. Hata ile keşkelik durum aynı şey değil. Hatasız değil kul, bana kalırsa tanrı bile yoktur. "keşke demek" zaten hatanın bilinir olmasından sonra ortaya çıkar. Bir bakıma hatanın deneyimli bilgisini doğrulayıcı bir tespittir. Böyle ele aldığımda "keşke demenin" nedeni olan hata bilgisi çözümlenmişse, "keşke" demek tanrısız tövbe gibidir. Kendini bilmişliğin keşkesi, insanın bilinç aynasında apaçık çıplak görünmesidir.

Muharrem Soyek

6 Şubat 2018 Salı

İstek


"İstemelerimiz bize değil; biz istemelerimize uygulama, sınırlandırma ve yönetmede egemen olmalıyız..." Yusuf Çotuksöken

Kendini bilme yolunda bu çok yerinde bir saptama. Ancak, istemelerimizin yeterlik ölçüsünü bilir olmalıyız. Gene de insanın tüm davranışlarının temelinde sadece istemeleri yatmaz; zorlayıcı ihtiyaç da insan davranışı temelinde yerini alır. Açlık zoruyla hiç sevmediğimiz hatta iğrendiğimiz bir şeyi yiyebiliriz. Çalışmak da istenen bir şey değildir; zorunlu olduğu için yapılır.

İsteklerin sonu gelmez; çünkü bir istek diğer bir isteğin üretim nedeni olur. İstekleri tamamlayıp da mutlu olmak diye bir şey yoktur. Mutluluğu isteklerin sonunu getirmekte sanan nice yaşamlar ölümden önce telef olmuşlardır. Gerçekliği sürdürülebilir mutluluk, elde olanın değerini bilirken yeni istekleri sağlama yolculuğunun azığıdır; yani, isteğin ereğini belirleyen felsefe doğrultusunda ilerletilen emeğin yolluk ödülüdür.

*Bir de şu kalıplaşmış söze bakalım: "Azla yetinmeyi, küçük şeylerden mutlu olmayı bilmeliyiz." Çok istek mutsuzluk getirir iması var bu sözün içinde. Ancak, küçük şeylerin içinde büyük mutluluk nedenleri bulunabileceği yalın bir doğrudur.

Azla yetinmek doğru bir yaşam felsefesi değildir. Tıpkı çokla mutlu olmayı beklemek gibi hatalıdır. Doğrusu, yeterli olanla yetinirken çoğunu da istemektir; ancak, çoğunu istemedeki amaç mutluluğun seyrini de belirler. Eğer amaç arsızca gösteriş için tüketmek veya cimrice biriktirmekse bencil bir mutlulukla yetinilir. Bencil mutluluk paylaşımsız olacağından kendini çoğaltamaz; kısırdır, coşkusuzdur. Bencil mutluluk, elini öptüren yalnızlığın bahşişidir.

Her şeyden önce temel yaşam ereğine uygun gereksinimlerin yeterlik ölçüsünü bilir olmalıyız. Bu da kişiye göreceli olduğundan insanın kendini bilmesi gereğine koşulludur. Elimizdekine şükürle mutlu olurken kendimize yeteri kadarını isteyip elde etmeye çabalamalıyız. Kendimize yeteri kadarını elde ettikten sonra daha çoğunu da istemeliyiz; ancak, çok olanı bencil nefsimiz için değil de insani fayda üretimi için istemeliyiz. İnsani faydaysa, temel yaşam ereğine yeterli olandan çoğunu tüketimde düşkünlerle paylaşmak; üretimdeyse emeğin ve doğanın hakkına saygılı yatırım yapmakla olasıdır.

 Aslında, varoluşun kendiliğinden sunduğu doğal kaynakları ve insanın doğaya saygılı emeğiyle elde edilmiş yapay güzellikleri paylaşım mutluluğu yeter de artar bile. Böyle yapabilir olsak mutluluğun hep bir sonraki isteğin somut sahipliğinde saklı olduğu yanılsamasıyla bir ömür harcar mıydık? Şimdi herkes bu sorunun yanıtına göre mutluluk istesin...

* "İnsan bir şeyi çok ciddi olarak istemeye görsün; hiçbir şey erişilmeyecek kadar yüksekte değildir." Hans C. Andersen (1805-1875)

[Sadece, bazı şeyler bir ömür yetmeyecek kadar uzak erişimlidir] Muharrem Soyek
***

31 Ocak 2018 Çarşamba

Para Hem Nimet Hem Lanet


2017 küresel servet dağılımı: "Dünyada üretilen küresel servetin %82'si, Dünya nüfusunun en zengin %1'inin elindeymiş..." Yoruma gerek var mı?

Yoruma gerek yok. Gene de düşünmeye engel değil. Bu bilgi medeniyet diye yutturulan tüketim zenginliğinin insanlık üretmediğinin kanıtıdır. Var olan insan uygarlığı para istifi üzerinde yükselmeyi başarının onur yolu yapmıştır. Bu kusurlu insanlık yolunu vicdanlı ve emeği onurlandıran adil paylaşım yoluna çevirmek gerek. Bunun için, 'Yeni' diye her ne yapılacaksa öncelikle insani ihtiyaç üretimine yatırılmayan kişisel servet büyüklüğünü sınırlayabilen önlemleri alabilir olmalıdır. Önlemlerin denetlenebilir olması için her on sekiz yaş üstü bireyin geçim beyanı vermesi ve paranın nakit olarak değil de bankacılık sistemi aracılığıyla kayıtlı biçimde el değiştirmesi sağlanmalıdır. Bunun için 18 yaş üstüne zorunlu tutulacak olan banka hesabına bağlı parakartlar kullanılmalıdır.


Bu hedefe giden yol küresel yaşam kültürlerini çatışmasız insan uygarlığı idealine taşıyan tren yolu ağları gibidir. Bu ağlar üstünde ilerleyen vagonların içini hem iç dünyalarımızdaki gelişmeyi olumlu yönlendiren bireysel varoluş bilinci, hem de bireyin mutluluk yapıcı toplumsal emeğine onay ve yön veren toplumsal varoluş bilinciyle yüklemeliyiz.