Milyonlarca ağaç ve hindi yılbaşı kutlaması için kesilmektedir. Ve milyonlarca hayvan da Kurban Bayramı kutlaması için kesilmektedir. İşin en mantıksız duygusal çarpışması da bu ikilemde kapışmaktadır. Yılbaşı kutlaması yapanların çoğu kurban kesimine, kurban kesenlerin çoğu da yılbaşı kutlamasına karşıdırlar. Gerçi hindiler ve kurbanlıklar doğal değiller; ağaçlar da zaten sanayi tipi özel yetiştirme fidanları; ormandan kesmek yasak. Bu kutlamalar doğaya doğrudan hasar vermiyor amma gene de insanın vicdanını burup canını sıkıyor... Hani bu kadar emek ve kaynak daha insancıl işlere, örneğin açlıktan kırılan insanlara yönlendirilse, bayramlar daha kutlu ve yeni yıllar daha mutlu olmaz mıydı? BM der ki, dünyada her 5-10 saniyede bir çocuk açlıktan ölmektedir… Muharrem Soyek
Geçmişin bilgisi kadar yaşlı, geleceğin umudu kadar gencim. Bugünse gönül bağlarında gezmekteyim... Öbür blog adreslerim: http://blog.milliyet.com.tr/Sayfam/Blogger/?UyeNo=1511824 https://www.antoloji.com/muharrem-soyek/
1 Ocak 2021 Cuma
31 Aralık 2020 Perşembe
Kibar Saygıyla Başla
* “Nereden başlıyorduk? İlk önce seviyor muyduk? Yoksa ilk önce güveniyor muyduk?” Oğuz Atay
Sevmekten başla! Sevmenin karşılığı, insanın kendini güzel duyumsatır olmasındaki erdemli bencilliktir. Elbette bu hiçbir koşula bağlanmayan huzur veren bir bencilliktir. Güven ise mutlaka dünyalık bir karşılık beklentisine bağlıdır. Güvenden başlayamayız; çünkü güven için önce çıkar ilişkisi koşullarını belli etmemiz gerekiyor. Oysa her insan güvene gerek duymadan istediği kadar tek başına sevmeyi sürdürebilir. İnsan tek başına âşık da olabilir amma aşkın meşki asla tek kişilik değildir; mutlaka iki kişilik bir gönül ve yaşam birliği ister. İnsan tek başına âşık olur da aşk edemez. Dolayısıyla aşk ve güven, insanın tek başına yeni bir başlangıç yapmasına izin vermez. Ve başkalarıyla uzlaşı temelinde yapılan başlangıçsa hepten bizim başlangıcımız olamaz…
Sevmek, özgürdür. Seven kişi, sevilinceye dek sadece kendine sorumludur. İnsan kendini mutlu etmek için sever; bundan dolayı başkası da mutlu olabilir elbette, ancak kimse başkası mutlu olsun diye sevmez. Kişinin kendini dışlayıp da sadece başkasını mutlu etmek için seviyor görünmesi, saklı bir çıkardan değilse anca yatıştırıcı bir nezaket gereğidir. Anneler çocuklarını her ne pahasına da olsa severler. Gene de onlar bile çocuklarını o denli fedakârca sevmekten mutlanırlar. Görüldüğü gibi herkes sevmekten başlayabilir; çünkü sevmek kişinin kendini kendiliğinden mutlandırmaktan öte bir çıkara bağlı değildir. Sevmenin, sevilmek gibi bir beklentisi bile yoktur…
Az düşündüm de galiba daha iyi bir başlangıç nedeni buldum: Sevmekten başlamalı demiştim amma herkesi de sevemeyiz ki! Ayrıca, her ne kadar çıkarsız sevsek de herkesin tarafımızdan sevilmeyi kabul etmesini de bekleyemeyiz; bizden gelen sevgiden rahatsız bile olabilirler. Ancak, kibar bir saygı çerçevesinde herkesle ilişki kurabiliriz; bize saygı duymayanla bile… Şu gelen yeni günde yaşama saygıyla başlayacağıma söz veriyorum. Bence, her şeyden önce birbirimize saygılı olalım yeter. Hem birbirimize hem varlık nedenimiz olan çevremize üstünlük taslamadan, saygıyla davransak yeter… Saygı her şeyin başında tutulmalıdır: Toplumsal varoluş huzurunun gerekçesini oluşturan görenek ve hukuka bağlı kibarca saygı duyumu, insan tıynetini de yüceltir; öyle ki, saygı görmemek asla saygısızlık nedeni yapılmaz…
Beğenip beğenmesem, sevip sevmesem de saygım herkesedir; sevgim de herkese açıktır amma sadece seçtiklerime haktır… Ya aşk? İşte o sadece iki kişi arasında paylaşılan bir gönül sefasıdır… Ben kibar saygıdan başlıyorum; sevmeye ve güvene oradan geçeceğim. Sevmekle güven arasında umarım aşka da rastlarım…
25 Aralık 2020 Cuma
Yeni Yıl
Yeni Yıldan Bekleme Kendinden Bekle
Her Yeni Yıl yeni umutlarla karşılanır; umutların ellerinden tutalım ki mutluluk yapsın umutlarımız.
Zamanı anlamlandıran insandır. Eskitebileceğimiz yeni bir yıl yok aslında; fakat bir yeni başlangıç anı hep vardır. Geçmişini bugünün bilgisine danışman yap ve onu saygıyla hatırla. Hatırlarken geçmişinle ilintili kinleri, hayal düşüklerini ve gönül acılarını gittikçe çürüyen bir ruh gibi geleceğine taşımaktan vazgeç.
Bu yıl kendine bir iyilik yap ve daha çok gülümse; daha çok affet; zorlansan bile daha hoşgörülü olmaya çalış. Daha güzel yemek, hoş sohbet, daha çok şarkı, daha çok dans iste; bir ağustos gecesi bülbülleri dinleyerek ay ışığında gezinmek için bir bahane iste...
Dünyaya bir kez doğabileceğini ve evrenin sonsuz büyüklüğünü düşünürsen, hayatın sonu gelmişçesine tasalandığın ve kırıldığın şeylerin ne kadar küçüldüğünü görebilirsin. Bir ışık yak bu yılın ateşinden ve yeni bir yol aç kendine.
Hayat yollarında ruhunun aşk fenerini hiç söndürme bu yıl. Hadi kıpırda biraz, kendin için bir ışık yak...
*YENİ YIL ATEŞİ
Ölü yapraklar düşmekte
“Değişen dönektir” diyen üstüne
Bense değişirim döne düşüne
Eski yıldan alaz yeni yıl ateşimle.
Anlam topal kalır sade bilimden
Bir mana daha çekmeli gönülden
Tutuşmalı insan yürek içinden
Umut ışıtan yeni yıl ateşinden.
Gelmişim geçmişin dibinden
Giderim gelecek peşinden
Evrim evrim zaman elinden
Yana yakıla değişirim ben
Her yeni yıl ateşinden.
Ben gene yanarım ezelden
Yılları yakan gelecek közünden…
*Yeni bir yıl yoktur kapıdan içeri girecek, tıpkı eskiyen bir yıl olmadığı gibi çöpe atılacak. Sadece yeni hayaller ve eski özlemler vardır toplanacak…
21 Aralık 2020 Pazartesi
Çıplaktı Kral Kördü İnsan
* The KİNG Invisible (Türkçesi aşağıda)
(My Name Is Covid-19) Elodie Schultz
*
Today you left home,
Serenely, as if I didn't exist.
Being confined is complicated,
What a waste of time being locked up...
You'll meet acquaintances,
They don't cough, they're fine,
There is no harm in shaking their hands.
A few braces, you're kidding,
Then you're gonna get yours.
… … …
*
Çıplaktı Kral Kördü İnsan
Bugün evden çıktın
(Dostlarınla sohbete kaçtın)
Sessiz sakin, sanki ben yokmuşum gibi
Eve kapanma zoru gerçekten can sıkıcı
Bilemezsin ne manasız bir zaman kaybı
Seninse çıkmaya sağlam bahanen vardı;
Sen şimdi tanıdık insanlar görürsün
Öksürmüyorlarsa korkma iyidirler
Bir şey çıkmaz selam verip
tokalaşmaktan
Ne olur ki birkaç sarılma, şaka bile
yapsan!
Akşama kalmadan sıcak yuvana
dönersin.
Beni ne gördün ne hissettin
Gene de beni taşıdın, evine aldın
Ailenin ta içine saldın
Şimdi ben sessizce kuluçkaya yatarım.
Bir iki güne saldırıya geçerim…
Karın yorgun argın, bedeni ağırlaştı
Önemli bir şey olduğunu düşünme
Sıradan soğuk algınlığı hepsi bu işte…
Ateş ve öksürük başladı bile
Sense hâlâ kör ve sağır uykudasın!
İçten içe her kaleyi ele geçiriyorum,
Bir sihirbaz gibi sana bineceğim...
Karına bak, boğuluyor, boğuluyor!
Acı çekiyor, korkuyor!
Acil yardım çağırdın,
Sırada kızın olduğunu anlamadın!
Hastane benim krallığım!
Burada herkes benden konuşur
Hepsinin ödü patlıyor, biliyorum
Hekimler ve hemşireler…
(Hayret ki hepsi canla başla işlerindeler!)
Karın gittikçe zayıflıyor,
Ama çaren yok; yer de yok
Solunum cihazı yok, maske bile yok.
Destek yok, aile yok!
Ters döndürülmüş yatakta tek başına…
Hissediyorum; çok korkuyor, ağlıyor!
Üşüyor, terk edilmiş kalbi acıyla
sökülüyor
Karanlık bir boşluktan, seni sevdiğini
söylüyor.
Uyutuyorlar; daha da sert saldırıyorum!
Hayat devam ediyor,
Kalp atışı yüz,
Kalp atışı elli, yirmi ve sonra sessizlik...
Onun için de karar aldım,
Sonsuza yollandık birlikte.
Ona hoşça kal bile diyemedin,
Diğerleri gibi karanlıkta gitti.
Zamanı geri saramazsın
Uyarılmıştın amma, öyle değil mi?
Benim adım Covid-19
Bu gece karını aldım, ömrünün yarısını
senin yardımınla öldürdüm!
Sana sadece gözyaşlarını bıraktı...
*
(Beni ciddiye almadın anlaşılan
Yoksa olmuştun şimdi bin pişman
Açıkça gördüm seni acı gerçekten
Çıkar çıkmaz hastaneden
Maskeni indirdin hemen
Peki neden?
Gene vardır senin sağlam bir bahanen…)
*
Çeviren, Muharrem Soyek; Taçsız Kral’a karşı direnen tüm sağlıkçılara armağan…
*
(Şiirin aslı Fransızca: Aujourd’hui tu es sorti de chez toi,
Sereinement, comme si je n’existais pas. … Je m’appelle Covid-19) … … … Elodie Schultz
*
NOT: (Parantez içi yazımlar benim eklentimdir.)
***
3 Aralık 2020 Perşembe
Dünya Engelliler Günü
*Engele Takılma
Şükretme bahtına engelsiz geçince
Sakın acıma engelliyi görünce
Ne engelsiz var engelliden beter
Sen engelliye engel olma yeter.
Hangimiz engelsiz olandır?
İnsanın engeli gene insandır
Haydin! El ele gönül gönüle
Varalım tüm engelleri yıkmaya
Ta ki insandan engelsiz kalana…
*Akraba evlilikleri, gebelik öncesi tedbirsizlikler, aşıların zamanında yapılmaması ve kazalar; insanı engelli eden başlıca nedenlerdir. Birçok engelli değil mi ki birçok engelsiz başkalarının kusurlarından dolayı engelli olmuştur… İşte bu yüzden engelli insanlarımıza eğitim ve iş olanakları sağlamak, yaşam ortamlarını engelliye uyarlı düzenlemek, engelli ve engelsiz hepimizin en toplumsal varoluş borcu olmuştur.
En onulmaz iki insan engeli bilirim: Biri, sevgi sofrasına tüküren gönül; diğeri, engelliyi toplumun sırtında yük sayan beyindir. Sevginin ikramını hor göreni, engelli insanlarımızla alay edeni ve onları işe yaramaz sayanı ayıplamak, insan olmanın başat onuru yapılmadan biz bu iki engelimizi zor aşarız. Eh, aşamayınca kim diyebilir ki “insan oldum da öldüm!”
Engelli insanlara özel tasarlanmış hizmetleri işgal etmeyelim ve yeterli olması için yardımcı olalım. Bir gün aynı engelli durumun bizim de başımıza gelebileceğini unutmayalım. Hepimiz birer engelli adayı sayılırız; ya kaderden ya insandan... Aslında engelliye hürmet ve saygı, kendimiz için yaptığımız en sağlam ve bedava sigortadır. Bir gün bizi de engelli yapacak olası bir yaşam gerçekliğini görmezden gelmek, çürük binada deprem duasıyla oturmak kadar budala bir avuntudur…
Engelli yoktur, engelleyen engelsiz vardır…
29 Kasım 2020 Pazar
Covid-19 Bizden Akıllı mı?
Bu Corona Virüsü sanki akıllı. Daha çok insana bulaşmak için, bulaştığı insanın içinde sabırla pusuya yatıp kendini belli etmiyor. Sanılanın aksine, ikinci kez yakalananların daha da ağır geçirdiği tespit edildi. Ağrıları korkunç. Beyin patlayacak, gözler yuvalarından fırlayacak gibi. Kalp derseniz çıldırmış gibi atmakta... Dayan dayanabilirsen. Vazgeçersen doğru tahtalı köye.
Virüs akıllı dedim ya; sanki matematik de biliyor. Bulaştığı her insanı hasta etmiyor; beşte bir oranıyla ilerliyor. Böylece hafif geçiren o 4 kişinin "Yok be! Abartıyorlar; grip bile bundan beter..." diyerek efelenmeleri virüsün acıyla kıvrattığı kişiyi kamufle ediyor. Tabi bir de bilgiç bilgiç virüsü nasıl alt ettiklerini anlatır durur o dörtlü. "Organik beslenin; bol sarımsaklı sirkeli kelle paça yiyin; sabahları sızma zeytinyağı için; akşamları sirkeyle gargara yapın..." Oysa ben bilirim ki o dörtlüyü virüs zaten kendisini masum ve zayıf göstermeye ayarlı azat etmişti. :) Virüs beş kişiden dördünü seyahat aracı olarak kullanmaya ayırıyor; onlarda klinik tedavi gerektirecek hastalık yapmıyor. Filyasyon ekibi bu hafif Covid 19 vakasını tespit etmişse kişiyi evinde kalması için uyarıyor. Olmadı özel karantinaya çekiyor. Virüs seyahat aracının garaja çekilmesinden memnun değil tabi. Hemen beynin sosyalleşme dürtüsünü uyarıcı dürtmelere başlıyor. Yapılan bir araştırmaya göre virüsün kışkırtmasıyla hastalık belirtisi göstermeyen çok kişinin 15 gün insanlardan uzak kalmaya dayanamayıp karantinadan firar ettiği söylenmekte.
Kötüyü tanırsan korkarsın. Ben korkuyorum. Bu salgında korkunun ecele faydası olduğunu da öğrendim. Elbette salgın sonuna kadar tek kişilik bir sığınağa kapanıp kalamadıkça hiçbir önlem yüzde yüz koruyucu olmayabilir. Gene de kaderin ecel takvimine güvenip de yüzde yüz korumasız kalmaktansa, yüzde doksan korumayla yaşamayı yeğlerim. Hani ola ki yüzde onla virüs geldi beni buldu; işte o zaman, "bende kusur yok, insan uygarlığı utansın" diyerek virüsü selamlarım. Belki o da benim bu onurlu duruşuma hürmetle cezamı hafif keser.
Herkes korunmak ve korumak için ne yapılması gerektiğini artık çok iyi biliyor. Sadece çoklukla ciddiye almıyoruz. Demokrasinin aciz kaldığı durum bu olsa gerek. NATO, Rusya ve Çin askeri güçleri gözetiminde özgürlük küresel çapta bir 20 gün zorla kısıtlansa bu iş anca biter. Hayal tabi! Bize kalan gerçekse en az bir yıl insan içine çıkmaktan kaçınmak...
DİP NOT: Covid-19 bizden akıllı değil. Zaten aklı yeterli olaydı bizi hasta edip öldürmez de paşa paşa bizimle birlikte yaşar giderdi. İşin gerçeği, Covid-19 var olmak için bizden daha istekli savaşıyor...
24 Kasım 2020 Salı
Öğretmenler Günü
Öğretmen deyince nedense aklıma hemen ilkokul öğretmenim düşer. Sanırım bunun nedeni 5 yıl boyunca annemden sonra tek disiplin amirim oluşunun yanında, verdiği yoğun eğitim ve özendirdiği örnek kişiliğiyle kimlik özelliklerimi yapılandırmamda ailem ve mahallemden bile daha etkili olmasıdır. Sevgili öğretmenim Neriman Güç'ün ruhu şad olsun. Allah, benim fukara çocuk ruhumu sevindirmesi hatırına onu cennetine alsın; almazsa bilsin ki aynı çocuk inadımla çok fena küserim…
İlkokul sıralarındayken, belki de çoğumuzun en büyük hayali öğretmen olmaktı. Sevgi dolu sesi, bilgiye aç küçük beyinlerimizi doldururken, öğretmenimize hayran hayran bakar ve onun gibi iyi bir insan olmak isterdik. Yazı yazmayı, okumayı, kitapların en iyi dostumuz olduğunu, araştırmanın, doğayı korumanın insanlıktan olduğunu onlardan öğrendik. Mendil taşıma alışkanlığı, tırnak ve saç bakımı, kitap ve defterleri yıpratmadan kullanmak, el yıkamak, ilk öğretmenlerimizin bize kazandırdığı güzel alışkanlıklardır. Eskiden güzel el yazısı yazma eğitimi de verilirdi. Ancak şimdiki öğretmenlerin çoğu okuması kolay oluyor diye öğrencinin temel harflerle ayrışık yazmasına ses çıkarmıyorlar. Oysa bir öğretmenin güzel el yazısında ısrarcı olması gerekir gibime geliyor. Güzel el yazısı estetik bir bütünlük duygusudur; çocuğun ilk sanatsal kimliği gibidir.
Öğretmenler günü, Mustafa Kemal Atatürk'ün başöğretmen olarak kabul edilişinin yıl dönümünü hatırlatmasının yanında, esas olarak insanlığı yücelterek ilerletmede öğretmenlerin çok büyük katkı payı olduğu için önemlidir. Dünya genelinde, pek çok ülkede 1994’ten beri her yıl 5 Ekim günü UNESCO tavsiyesiyle Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Eskiden ülkemizde 16 Mart'ta resmi olmayan kutlamalar yapılırdı. 16 Mart, öğretmen okullarının kuruluş günüdür. On İki Eylül Darbe Hükümeti 24 Kasım'ı Öğretmenler Günü olarak resmileştirdi. 24 Kasım bence doğru seçimdir; Baş Öğretmen sanlı Atatürk’e değinmeden bir Öğretmenler Günü kutlaması Cumhuriyet ruhuna yakışmazdı.
Eskiden, 1960-70'lerde, öğretmenler geçim sıkıntısı çekmezlerdi. Ancak bunun nedeni onları kayırıp daha çok maaş verme politikaları değildi. Memurlar zaten genelde iyi durumdaydılar. En büyük işveren devletti; orta okulu bitirmiş olan bile çok kıymetliydi. Ülke genelde çok fakirdi; bu yüzden göreceli olarak öğretmenlerin maddi durumları da iyi görünürdü. O zamanlar bugünkü tüketim alışkanlıklarının çoğu zaten yoktu. Araba derdi yoktu; uydu alıcıları, bilgisayarlar, televizyon, telefon, doğal gaz, hatta çocuk bezi bile yoktu. En büyük gider gıda gideriydi. Memurların elinde gıda harcamasından sonra epey bir para kalabiliyordu. Parayı tüketecek zorunlu yaşam harcaması nicel olarak sınırlı olduğu için, gıdadan artan bu para insanı zengin göstermeye yetiyordu. Bugünse gıda gideri zorunlu tüketim harcamasında daha az ölçekte kalmasına rağmen ve eskisinden daha iyi koşullarda yaşanmasına rağmen, hiçbir memur sırf maaşıyla zengin görünümlü değildir.
Öğretmenler, ahlâklı tüm memurlar gibi, maddi açıdan bir gerileme yaşamışlardır. Doğrudur; ancak bu gene de öğretmen niteliğindeki düşüşü açıklayabilecek temel bir neden gibi durmuyor. Üstelik eskiden sınıflar çok daha kalabalıktı. Ayrıca öğrenciler de çoklukla yoksuldu; yamalı önlükleri, kara lastik pabuçları ve takım sandığı gibi tahtadan çantaları vardı. Öğretmenler sadece eğitip öğretmekle kalmazlar öğrencilerinin maddi halleriyle de çok yakından ilgilenirlerdi.
Şişli 19 Mayıs İlkokulu'nda bile sınıfların yarıya yakını gecekondu ve kapıcı çocuklarıydı. Öğretmenler bu çocukların beslenmesi için durumu iyi olan çocuklardan çift beslenme getirmelerini isterlerdi. Durumu iyi olan velilerle konuşurlar, fakir öğrencilere önlük, ayakkabı, "okul bavulu" aldırırlardı. Gerekirse kendi olanaklarını kullanarak yardımcı olurlardı. Kontraplaktan yapılma, mini bavul çantaları yaygındı o zamanlar. Nerede şimdiki gibi sırt çantaları!
Her Öğretmenler Gününde, öğretmenin geçinemediği, ek iş yaptığı ve bu yüzden nitelikli öğretmen olamadığını söyler dururlar. Bana göre, sorun daha çok başka yerden kaynaklı. Bence, şimdiki bozulmuşluk öğretmen maaşını artırmak için bir koz olarak kullanılıyor. Öğretmen niteliğindeki bozulmanın nedeni aslında bizim bozulma nedenlerimizden farklı değil. Tüketim budalası bir uygarlık sevdasıyla hepimiz az çok insani ve milli ruhumuzun onurlu duruşunu kaybettik.
Nedenlerden birincisi, toplumda genel bir bencil bireycilik yükselişi sürmektedir. İkincisi ve bence en etkin olanıysa, öğretmen yetiştirme eğitimidir. Öğretmenin öğrenciyi insan etmeye eğitme yetisi önemsenmeyip sadece öğretici olmasıyla yetinilmektedir. Öğretmenin öğretmesini yeterli gören bu sistem, çocuktan “insan” yapabilecek bir ülkü tutkunu öğretmen yetiştiremiyor.
Üçüncüsü, öğretmenlik artık toplumsal saygınlığını yitiren bir meslek olmaya başladı. Eskiden gururla saygı duyulan bir meslekti. Şimdiyse öğretmenlik toplumsal düzeyi düşük sıradan bir meslek gibi algılanıyor; en berbat olanı da toplum ahlâkı bunu kanıksamış durumda. Bu yüzden kimse çocuğunu gururla öğretmen olmaya yönlendirmiyor; daha yüksek maddi getirisi olan mesleklere yönlendiriyor.
Öğretmenlik mesleğine eski saygınlığını kazandırmak sadece öğretmen maaşını artırmakla olacak iş değil. Hatta maaştan bile öncelikli olarak, öğretmene mesleki ülküsünü kazandıracak eğitim sistemini adam etmeliyiz. Öğretmenin gönlüne öğretmenliği yücelten duyguyu, öğretmen olmanın saygın gururunu yerleştirmeden, öğretmenin cebini altınla doldursak işe yaramaz... Zorunlu eğitimde görev alacak öğretmenler doğrudan öğretmen mesleğini konu eden yüksekokullarda yetiştirilmelidir. Öğretmenlik Yüksekokulları açılmalıdır.
Bir söz vardır, "Ağaçlara da çocuklara da büyümeyi öğretemeyiz." Biz onların sadece sağlıklı büyümelerine yardımcı olabiliriz. Bu yüzden öğretmenin çok bileni ve çok öğreteni değil de öğretmenin doğru bilgiye nasıl ulaşılacağını öğreteni ve daha da önemlisi, bilgiden düşünce üretmesini öğreteni makbuldür. Düşünmek öğretilebilir bir şeydir. Sokrates, öğretmenlere der ki: “Öğrencilerinize bir şey öğretmeyin, onların düşünmesini sağlayın yeter.” Çünkü düşünmeye başlayan zaten kendi merakını giderme arzusuyla öğrenecektir. Ve bir merak peşine takılarak öğrenilen bilgi en kalıcı olandır; asla silinmez. Ancak, öğrencilere düşünmeyi öğretirken bilgiyi bulabilecekleri yol ve kaynakçaları da öğretmek gerekir.
Elbette eğitim sisteminin devamlılığını göz önüne alarak, zorunlu eğitimde öğrencileri üniversite giriş sınavlarına hazırlayıcı bir yaklaşım kaçınılmaz duruyor. Ancak, bunu başarının ölçüsü bir bilgi ezberi yarışına çevirdik mi her şey berbat oluyor. Ders notlarını bir kamçı gibi kullanıp çocukları yarış atı yapmaktan vazgeçelim. Öğrencinin içinden gelen bir merakla öğrenme arzusu duymasını sağlayacak yol yöntemdir eğitimin ve öğretmenin gerçek başarısı.
Yüce önderimiz Cumhuriyet'imizi gençlerimize, gençlerimizi de değerli öğretmenlerimize emanet etti. Onun bu emanetine sahip çıkarak, öğretmen olmanın onurunu her zaman ışıklı bir taç gibi başının üstünde taşıyan tüm öğretmenlerimizin önünde saygı ile eğiliyorum...
Öğretmene gereken değerin maddi ve manevi olarak verileceği daha güzel günler görmek umuduyla, öğretmenin mesleğindeki özveriye saygıyla, ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!
Ne mutlu onlara ki öğretmenlerini minnet ve şükranla anarlar…
Muharrem Soyek (23 Kasım 2008)
11 Kasım 2020 Çarşamba
10 Kasım 2020 Salı
10 Kasım Atatürk'ü Anma
“Bugün O’na yaraşır ne oldum? ” sorusunu kendimize sormalıyız; Atatürk’ün insanlığı yükselten öğretisini düne, yarına ve tüm günlere yaymalıyız. Anıtkabir bir Atatürk’ü öğrenme merkezi olmalıdır. O’na ait her şeye; onunla ilgili arşiv bilgilerine ve tüm güncel yazılı ve görsel yayınlara erişimi sağlayan halka açık bir müze olmalıdır. Atatürk her şeyiyle Anıtkabir’de milletine başöğretmen olarak hizmet etmeye devam etmelidir.
Irkçı böbürlenmeyle, “Ne mutlu Türk olana!” demeyelim. T. C. yurttaşlık gururuyla, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyerek Atatürk’ü sonsuz çakımlı bir fener gibi insanlık övüncü tutalım.
Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazdığı Nutuk’un taslak metinlerinde üzeri çizili bir cümle okudum. Bu bana çok dokunaklı geldi. Atatürk yazmıştır ki:
“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”
İşte, bu bölümün altına geçtiği bir cümlenin üstünü çizmiştir: "Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız..."
Belki de bir veda nutku sanılmasından çekindiği için, belki de bambaşka bir özel duyguyla bu cümleyi karaladı. Belki de hayal ettiği gelecekte hatırlanmayı hüzünlü buldu. Ne olduysa olmuş, ben bunu Atatürk’ün en duygusal vasiyeti olarak hissettim.
Seni hatırlamakla kalmayacağım; senin aydın hedeflerine gittikçe daha sağlamlaşan “Atatürk” bilinçlerimle yürüyeceğim. Seninle gurur duymayı hak etmek için sana yaraşır olmayı öğreneceğim. Türkiye ve evrensel insanlığın hizmetinde çağdaş medeniyete katkı sunabileceğim düzeyde seni öğrenip anlamayı kendime görev edineceğim. Dinin, inancın ve özel yaşamındaki örneklemeler beni ilgilendirmiyor. Ben senin düşüncelerini ve düşündürmek istediklerini anlamak istiyorum.
Ata'yı konuşmak, anlamak ve hatta eleştirmek aslında Ata'nın bizden beklediği bir davranıştır. Her şey kendi zamanı içinde kavranıp anlaşılabilmeli ve sonra da bizim kendi zamanımız için yorumlanıp eleştirilebilmeli.
Hiçbir Amerikalı, George Washington köle sahibiydi diye, onun ulusal kahramanları oluşundan utanmaz; ancak, George Washington köle sahibiydi diye köleliği savunmaya da kalkışmaz.
Ata'm diyeceğini demiş aslında; bize onu anlamak kalmış: "Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır." * "nass-ı katı": (kesin hüküm, inak, emir, dogma, kutsanmış değişmezlik)
Atatürk haddini bilen bir dehadır. Çünkü, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!" demiş. Sanırım bu yüzden zaman üstü bir önderlik vasfıyla hâlâ etkin olmaktadır. (*mürşit; yol gösterici)
*
27 Kasım 1978 tarihli UNESCO'nun (Birleşmiş Milletler, Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) Genel Kurul kararına uygun olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada "Atatürk Yılı" olarak kutlandı. O güne kadar dünyada başka hiçbir lider için gerçekleştirilmeyen böyle bir program Mustafa Kemal Atatürk için yapıldı. 1981'den beri de bir başka lider için henüz yapılmadı.
"Atatürk kimdir?" sorusuna UNESCO’nun 152 ülkesinin oybirliği ile verilen yanıt şöyledir:
"Atatürk is: An outstanding person who devoted himself for the development of international understanding cooperation and peace a revolutionist who realized extraordinary reforms the first Leader who fought against imperialism and colonialism. A unique Statesman respectful to human rights pioneer of worldwide peace who never discriminated people according to their color religion or race through out his life founder of Turkish Republic"
“Atatürk, uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda üstün çaba göstermiş; ülkesinde olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş; sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder; insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen insanlık örneği devlet adamı; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”
Cumhuriyet'in 15. kutlama şenliklerine katılamadı. Dolmabahçe'ye denizden yanaşan gençler İstiklâl ve 10. Yıl Marşlarını söylerken yanındakilerin huzurunda ilk kez gözyaşı döktü. Gençlere el sallarken, güvenli ellere emanet ettiği Cumhuriyet'e sanki veda ediyordu . Derler ki, geri dönülmez komaya girerken "Aleykümselam" olmuş son sözü; belki de cennet O'nu selamlayarak karşılamıştı, kim bilir!
1938 yılı 10 Kasım günü sabah saat dokuzu sadece beş geçebilmiş. Ölümün en muhteşem konuğu Mustafa Kemal Atatürk Tanrı’nın ölümsüzlük rahmetiyle cenneti onurlandırmıştır. Bu, Allah’ın adaletine güvenen benim iman sözümdür. Emperyalizmin sömürgeci politikalarına karşı özgür bir insan uygarlığı hayaliyle ön saflarda savaşarak Türkiye Cumhuriyeti'nin önder kurucusu olmuş bu aziz insana açılmayan bir cennet ne ıssız bir eziyettir... Atatürk’e minnetle saygı duymayan Türkiyeli Müslüman'ın Allah sevgisine asla güvenemem.
10 Kasım milletin ağladığı gündü. Belki de bir kısım Türkiyeli ve epeyce bir Dünyalı hâlâ seviniyor olabilir de hani. Hiç önemli değil; çünkü özgür bir ruhun kanadında bitimsiz maviye yükselen tarihin mührüdür 10 Kasım… Irkdaş değil, yurttaş olarak; Atatürk'ün özgürlük ruhunu şad eden her TC vatandaşını gururlandıran bilinç günüdür 10 Kasım…
Atatürk gerçeği, kişisel hiçbir kimlik özelliğiyle karartılamayacak kadar aydınlık bir değerdir. Yani Atatürk, Safiye Hanım’ın değil de Hamiyet Hanım’ın şarkılarını daha çok beğenseydi; çocukluğunda karga kovalamamış, piyano çalmış olsaydı; yahut fasulye ve pilavı değil de pırasa ve baklavayı daha çok sevseydi; şapka giyip rakı içmeseydi de, gülyağı sürüp hacı olsaydı bile, biz Atatürk’ü gene de minnet ve sevgiyle anmaktan gurur duyardık. O’nu Mustafa Kemal ATATÜRK duyumuyla evrensel uygarlık kıvancına yüceltmeye karşın; gerçekte çoktan toprak olmuş etten ve kemikten bir Mustafa Kemal oluşunun hatırlatılması da bu gururlu minnet duyumunu yok edemez. Aksine, “sadece Mustafa’yı” da tanımış olmak bize öğretir ki, herkes bir Mustafa olabilir. Ancak, kim becerebilir bir Atatürk olmayı? Atatürk öğrenilebilir; fakat Atatürk olunabilir mi? İşte çocuklarımıza bu yüzden Yüce Atatürk ile birlikte insan olmanın sıradan hâlleri Mustafa'yı da göstermeliyiz. Çocuklarımız, Atatürk'ün insanüstü bir mucize olmadığını bilerek büyümeli. Bilmeli ki Atatürk olamasa da her çocuk bir Mustafa Kemal olma adayıdır. Çocuk bu adaylığa talip olmaktan korkmasın ki, Mustafa'yı Atatürk yapan yaşamsal ve düşünsel ilkeleri zamanın bilgisiyle güncelleyip kendine hayat yolu yapmayı mutluluk nedeni sayabilsin.
Bugün Ata’yı anarken asıl yapılması gereken: Mavi gözlü, şimşek bakışlı, altın saçlı gibi biçimlik iltifatlarla O'nun ölümlü bedenini yüceltmekten daha ileri olanı göstermektir. Barışçıl ve özgür yaşamın, toplumsal ilerleme ilkelerinin, insani amaçların başvuru kaynağı olarak Atatürk’ü geleceğe armağan eden eserlerin kolay ulaşılabilir sunumlarla sergilenmesidir. Bizi TC kurucusu, özgürlük savaşçısı, aklın yolunda bilgiyle yürüyen insan olan Atatürk gerçekliğine götürecek anma törenleri yapmalıyız. Atatürk yolu asla dogmatik bir ideoloji değildir. Atatürk'ün devrimsel tasarımlarını insana hizmeti amaçlayan en ileri uygarlık unsurlarıyla güncelleyebilen her zihniyet O'nun ruhunu şad eder.
Biz her On Kasım ve 19 Mayıs’larda Atatürk anıtlarına O’nun yüceliğiyle böbürlenişlerimizi sunan törenler düzenleyerek O’na biraz daha yaklaşmadık; O’nu daha derinden anlamış olmadık. Esas olan bizim görkemli törenlerde Atatürk ile böbürlenmemiz değildir; esas olan Atatürk bizimle böbürlenir miydi, onu bilebilmektir. 10 Kasım’da hepimize düşen görev geriye dönüp bir bakmak ve dürüst ve içten olarak çağdaş medeniyet yolunda nerede bulunduğumuzu görebilmektir. Her yıl 10 Kasım geldiğinde, başı çeken ülkelere en az bir adım daha yaklaşmış isek sorun yoktur. Atatürk’ü gururla anabiliriz. Ne diyor Atatürk? "Türk; güven, çalış, övün!"... Ve elbette çağdaş uygarlığın insanı para gücüne kul eden kusurlarını da def ederek ilerlemişsek anca kendimizle övünmeyi hak ederiz.
Muharrem Soyek (09 Kasım 2008)
29 Ekim 2020 Perşembe
YAŞASIN CUMHURİYET
Yıl 1922… Ülkenin yıkılmadık, yanmadık, kana bulanmadık, küle dönmedik yeri kalmamış…
Yıl 1923… Ülkede 10 milyon kadar savaş artığı insan yaşamakta; hastalıklı ve yoksul; yüzde doksan beşi okumasız yazmasız. Kadınlarda okuma yazma oranı sadece binde dört... Fabrikan yok, işçin yok, patronun yok, mühendisin, doktorun, tüccarın, öğretmenin, mimarın, sanatçın yok; yolun yok, barajın yok, evinde suyun yok; üniversiten yok, bankan yok; dış ticaretin yok… Yok oğlu yok! 40 bin köyün 37 bininde ne yol ne okul var... Gel de şaşma!; Cumhuriyet ve demokrasinin bu ortamda yerleşip köklenme arzusundaki inancın gücüne... Şaşmasına şaşıyorum ama bir yandan da yere göğe sığmayan muazzam bir kıvanca bürünüyor ruhum. CUMHURİYET BAYRAMI HEPİMİZE KUTLU OLSUN!
1923 yılında tüm ülkede bin kadar tıp doktoru vardı ve içlerinde bir tane bile diş hekimi yoktu. Fakülte ve yüksekokul sayısı sadece 9; öğretim üyesi 307, öğrenci ise 2.914 ... Elektrik üretimi 1923'te sadece 33 MW kurulu güç iken bugün 100 bin MW kurulu gücü aştı (2023) (megawat = 1000 kilowat) ... 1965 yılındaki ihracatımız bile sadece 500 milyon dolardı...
“Cumhuriyet’in kuruluşu 101 pare top atışıyla duyuruldu ve milletçe kutlandı” dediğimiz günlerde bile bazı gazeteler bu muhteşem olayı küçümseyen yorumlar yayınlamıştır. Bugün de Cumhuriyet karşıtı fikirler demokrasinin düşünce özgürlüğü hoşgörüsüyle karşımıza çıkarılmaktadır. Ancak artık çok geçtir; Cumhuriyet, takmış koluna özgürlükçü laik demokrasiyi geleceği de mutlandırmaya ilerlemektedir. Yavaş olsa da kararlı adımlarla ilerlemektedir...
“Millet meclisinde bir büyü yapıldı, bundan böyle her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi gelecek değildir. Eğer ilan edilen Cumhuriyet'in ileri gelenleri ve Cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerse, biz de kendilerine cumhuriyetiniz kutlu olsun deriz...” (Böyle umutsuzlar, Cumhuriyet'in fos çıkacağını sananlar da vardı işte. Aslında kinayenin özünde gerçekçi bir uyarı da yatmaktaydı; gene de Cumhuriyetin ilan gününde edilen böyle bir söze uyarıdan çok küçümseme iması yükledi benim bilincim.)
O günlerin gençleri ve aydınları bu sözlere kulak asıp Cumhuriyeti kollama ve geliştirme çabalarında asla yılgınlığa düşmediler.... Sevgili Atatürk’ün önderliğinde kurduğumuz bu Cumhuriyet, muhteşem bir olaydır. Özellikle gençler, şimdiki modernite telaşına kapılıp da tarihimizin bu en muhteşem olayını bilinçli bir onur ve gururla yaşama mutluluğundan kendinizi mahrum etmeyin. Ve elbette biliriz ki Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve bayram yapmakla yüceltilemez...
Kısa zamanda az iş başarmadık; bundan sonrasının sorumluluğu herkesten çok siz gençlere aittir; bu yüzden Cumhuriyet Bayramı en çok da gençlerin bir özgüven bayramı yapılmalıdır. Genç dediysek, herkes geleceğin hayaline sarıldığı kadar anca gençtir...
Gençlerden tez cevap geldi bana: “Biz Gençler, tarihimizin bu en muhteşem olayını bilinçli bir onur ve gururla kutlama kıvancındayız. Siz büyüklerimiz, kısa zamanda çok iş başardınız; şimdi ve bundan sonra sorumluluğun çoğunun biz gençlere ait olacağının bilincindeyiz. Hatta siz büyüklerin kusurlarını da hoşgörüyle düzeltmemiz gerekeceğini biliriz. Bunun için yeterli hayal gücü, sabır ve cesareti damarlarımızda akan tarihsel bilinçten almaktayız. Sürdürülebilir mutlu bir yaşam, Cumhuriyet'i özgürlükçü demokrasi bilinciyle omuzlayıp taşımakla anca olasıdır. "Ah bir genç olsam!" diye hayıflanan sevgili büyükler, siz biraz dinlenin. Laik Demokratik Cumhuriyet emin ellerdedir…"
* Ve Atatürk'ün dediği gibi... “Gençler ! Cesaretimizi artıran ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfanla, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil ! .. Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yüceltip yaşatacak olan sizsiniz..."
"… Bu konuşmamla (NUTUK ile), var olma tarihi sona ermiş sanılan büyük bir milletin bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı, millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaşmış olduğumuz sonuç, yüzyıllardan beri çekilen millî felâketlerden alınabilen derslerin ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu bedelin sonucunu Türk Gençliği’ne emanet ediyorum..."
“Türk Milleti’nin karakter ve törelerine en uygun olan yönetim, CUMHURİYET yönetimidir.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922'de aldığı tarihi kararında saltanata son vermiştir; ancak, Cumhuriyet resmen ilan edilmemiştir. Bu tarihi kararın da açık bir öncüsü olan 1921 Anayasası ile yeni siyasal rejime ilk adım zaten atılmıştı...
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923'te seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve yeni kurulan Meclis, Lozan'da elde edilen antlaşmayı onaylamıştır. Lozan Barış Antlaşması'nın kabulü ve 6 Ekim 1923'te Türk Ordusunun İstanbul'a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü gerçekleşmiş ve böylece bir devir kapanmış ve yeni bir devir açılmıştır. Siyasal rejimin 23 Nisan 1920'den itibaren kaydettiği gelişmelere uygun devlet şeklini bulmak da bir zorunluluk haline gelmiştir.
25 Ekim 1923 günü gelişen bir kabine bunalımı Büyük Millet Meclisi'nde çalışma güçlüğünü ortaya çıkardı. 28 Ekim 1923 günü akşamına kadar kabinenin kurulamaması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Çankaya köşkünde verdiği yemek sırasında arkadaşlarına; "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz" diyerek görüşünü açıklamıştır. 29 Ekim günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusu tartışıldı. Sorun gene çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal Paşa'dan düşüncelerini açıklaması istendi. Mustafa Kemal Paşa, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyet'in ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu.
Grupta yapılan uzun görüşmeler sonunda, Cumhuriyet'in ilanı kabul edildi. Parti Grubu'ndan sonra Meclis de toplanarak, hazırlanan kanun tasarısını aynen kabul etti. "Yaşasın Cumhuriyet" sesleri arasında gece saat 20.30'da Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin ilanı 1921 tarihli Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine dair 364 No.'lu Kanunun kabulü ile olmuştur. Bu önemli değişiklikler, 29 Ekim günü yapılmış ve aynı gün TBMM Cumhurbaşkanlığı seçimini yaparak, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı oybirliğiyle yeni Türk Devletinin ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir.
* YAŞASIN CUMHURİYET!!
Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da. Televizyonda gösterdiler geçen gün. Gelenek edinmiş köy halkı; "Ben kendimi bildim bileli bu böyledir" diyor muhtar. 29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını... Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi...
Kirvesi tutmuş kolundan,
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"Yaşasın Cumhuriyet!" diye
Bunun üzerine de ekran karardı..
Korkarım bu, sade Gölköylülerin değil, hepimizin,
Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihsel yanılgı,
Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet...
* Şiirdeki, “korkarım… diye başlayıp, …. sünnet değil, farzdır Cumhuriyet...” diye vurgulanan mana özü, sıkı bir uyarı içeriyor olsa da Gölköylüler ve tüm milletin vahim bir yanılgısı sayılınca bana haksız bir kinaye göründü. Oysa, Cumhuriyet Bayramı’nda sünnet olan çocuğun, tam da sünnet sırasında “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırmasında farzı bozan hiçbir sakınca yoktur.
Ben bunu, Cumhuriyet övüncüyle çocuğa kazandırılmak istenen bir özgüven ve cesaret olarak değerlendiriyorum. Ancak buradaki 'sünneti' sünnetten sayılan bir ibadet biçimi sayarak, “Hayır, sünnet değil, farzdır!” dendiğinde, biraz zorlama bir yakıştırma oluyor… Çünkü ben, dinsel gelenekten gelen sünnet töreninin yöre halkı tarafından Cumhuriyet kutlamasını küçümsemek için aynı güne alındığı kanısında değilim. Aksine, Cumhuriyet’e verdikleri yüksek değerin bir ifadesi olarak görüyorum. Erkek çocuğun sünnet gibi unutamayacağı bir anısında “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırmasını sağlayarak, sözel ve görsel simgelerle bilincine sezgisel bir tanı kodlaması yerleştirilmektedir.
Ayrıca bu insanlar “Cumhuriyet'i” sünnet sanaydılar, aralarından bazıları Cumhuriyet'in kızlar için neden sünnet olmadığını merak etmezler miydi??!!! Ya da, "Cumhuriyet, erkekler için sünnetken kızlar için farz mı ola?" diye merak eden çıkmaz mıydı? Onlar, Cumhuriyet ile sünnet geleneği arasındaki farkı elbette biliyorlar. Sadece, sünnet ettirdikleri çocuklarını Cumhuriyet'e bağlamak istemişlerdir. Bu da güzel ve takdir edilmesi gereken şiirsel bir davranıştır.
*Ben burada şiire sözde felsefi bir küpe takmak adına düzülen dizelerde Gölköylülere haksızlık edildiğini düşündüğüm için itiraz ettim. Yoksa, şairin “Sünnet değil, farzdır Cumhuriyet!” deyişine gönlümün ve aklımın bütün canlarıyla katılırım. Hatta, “Sadece Cumhuriyet yetmez; anca Laik Demokratik Cumhuriyet farz olur! diyorum...
(Muharrem Soyek)
1 Ekim 2020 Perşembe
Kılıçdaroğlu, Milliyetçi İmam Hatipliler Derneği üyeleriyle
24 Ağustos 2020 Pazartesi
20 Mart 2020 Cuma
Bağış Sadaka Zekât Yardım
16 Kasım 2019 Cumartesi
Anlatamıyorum
In my verses;
Could you touch my tears
With your fingers?
Never knew songs could be so beautiful
And words so feeble to make the heart feel
Before I have fallen into this misery.
I know there's a place
Where you can say all you wish
So close I am, almost to be seen
But I have no word to mention the reflection...
29 Eylül 2019 Pazar
Millet Bölünürse Ufalanır Yok Olur
TDK sözlüğünde “bölüşmek”, “paylaşmak, üleşmek” olarak; “paylaşmak” da “bölüşmek” diye tarif ediliyor.
Bölüşmek, paylaşmak kadar iyi bir şey değildir. Çünkü bölüşmek ayrışım ve sınır çekmeyi de getirir. Bence en bereketli olanı parça mülkiyeti vermeden bütünü kullanımda adil paylaşımdır. İhtiyaç durumunu ve bütünün varlık nedenseli olan emek değerini ölçü almak paylaşım hakkı adaletinin ana ilkesi yapılmalıdır. Paylaşım anlayışı, gereğinde payların da paylaşılması ilkesini benimser olmalıdır.
“Bölünürsek yok oluruz/ Bölüşürsek tok oluruz” Yunus Emre
Paylaşmak yerine bölüşmek demiş olsa da tam benim anladığımdır. Yunus Emre’nin “bölünmek” ile uyak tutturmak için “bölüşmek” sözcüğünü yeğlediğini düşünüyorum; buradaki anlamı paylaşmaktır bence. Evet, bölüşmeyi paylaşım olarak algılayınca mana cuk oturuyor. Birleşik emek gücüyle elde edilen nimetleri paylaşmaktan söz ediyor.
Ancak, bugünkü gözlemlerime uyarlı olarak halk içindeki olası algı kaymasına dikkat çekmek isterim. Hayatın nesnel gerçekliğinde insanlar bölüşmeyi hukuk gereği bir hak görüyorlar. Mirasçıların mal bölüşümü gibi. Örneğin; babadan kalan mirasla bir konak bölüşüldüğünde oda oda sahiplenilir ve herkes kendi bölümünde konaklar; gene herkes sadece kendi bölümünün bakımından sorumlu olur. Bence bölüşülmüş konak daha erken yıkılır. Bahçe bile parsellenir de herkes kendi ağacının gölgesinde oturmayı yeğler.
Eğer bölüşmeyip de paylaşmış olsalardı, mirasçılar ve hatta onların akrabaları rahatsız etmeyen her hâlleriyle o konağın her bölümünden faydalanabilir olurlardı. Mutfak, sofa ve bahçe nöbetleşe değil de birlikte kullanımda kalır; hatta misafirler ortak külfetle ağırlanırdı. Her bölüme ayrı bir mutfak ve hatta banyo tuvalet yapmaya gerek kalmazdı. Bakımı da doğal olarak emek ve para paylaşımıyla daha bütünsel yapılacağından konağın ömrü artar. Paylaşmak bölüşmekten iyidir…
Paylaşım, bana ortaklaşa bir yaşam biçimini çağrıştırırken, bölüşümse özel mülkiyet sınırlarıyla bölümlü bir yaşam biçimini çağrıştırıyor. Tabi ki ben meseleye sofradaki ekmeğin bölüşümünden öteye geçen bir algıyla yaklaştığımdan öyle görüyor olabilirim. Hani ekmeği bölerken çok da kime ne kadar gittiğine özenmeyiz ya! Eh, bölüşmek de sadece ekmek için kullanılır bir sözcük değil hani.
Aradaki mana inceliğini kavramaya yardımcı güzel bir örnek buldum:
“İçtikleri su ayrı gitmez, her derdini onunla paylaşırdı.” H. Topuz.
Şimdi burada, “paylaşırdı” yerine “bölüşürdü” sözcüğünü koyup okuyunca manada duygusal bir eksilme seziyorum. Dertler, acılar, sevinçler gibi soyut gerçekliklerin bölüşülmesi çok da olası görünmüyor; çünkü gönül doyumunun kantarı herkesin kendine özel duyumuyla ölçülür. Kişi, dostunun derdini ve sevincini tam olarak, hatta daha da ileri giderek fazlasıyla bile paylaşabilir; gönlünün çekeri kadar. Fakat hiçbir şey tam birimiyle bölüştürülemez. Paylaşımsa nesnel bir gerçeklik arz ettiği kadar, ölçeksiz bir duygusal birlik hissi de veriyor. Bölüşüm sözcüğü bende duygusal tokluk hissi uyandırmakta yetersiz kalıyor.
Yukarıdaki zihniyetimle bakınca diyorum ki; vatan miras malı değildir milletin yuvasıdır; bölüşülmez, sadece paylaşılır. Vatanın nimetleri de bölüşüldükçe küçülür, paylaşıldıkça çoğalır. Millet, bölüşürse ufalanır yok olur; millet, paylaşırsa dirileşir tok olur. Muharrem Soyek
***
27 Eylül 2019 Cuma
İhtiyar Taşçı
1 Eylül 2019 Pazar
Taştaki Mana
Tanrı varlığını kabul ettiğimde Tanrı'nın kıyamete kadar bizi yalnız bıraktığına birçok belirti de görünür oluyor. En azından artık bir peygamber göndermeyeceğini beyan etmiştir. Ayrıca, Tanrı'nın bize çeki düzen verme gayreti bu zamandan sonra kendi yaratım sanatıyla çelişir olmuştur. Çünkü insan artık bilincinin bilincine ermiştir; yani kaderini kendi aklıyla seçebilir ve yapabilir duruma yükselmiştir. Eğer bu durum Tanrı’nın arzusu değilse şimdiye dek bizi çoktan tepelemiş olmalıydı. Ulaştığımız bilinçsel boyutu Tanrı arzusu sayınca, Tanrı’nın artık ölüme kadar bize veda edip geri çekilmesi de insanı yaratma amacına uygun düşmektedir.
Hani derler ya, “Sen yeter ki dua ile iste, tüm evren yanında olacaktır.” Bu da vanası boşalmış iyimserlik gazı gibi gelir bana. En güçlü duayla iyi bir değişim istesem de evrensel ya da bazılarının tanrısal saydığı güçlerin beni desteklemeyi umursayacağı kanısında hiç değilim. Evrensel ya da tanrısal hayat bizi iplemeden kendi yazgısını dokumaya bakar… Asıl olan, duanın içerdiği niyete uygun tasarım emeğidir.
Bir gerçeğim var ki ne yapsam inkâr edemedim: Kendimdeki değişimin ve kendimi değiştirmenin bilincinde olmadan insan olamayacağım. Tabi ki hayat benim kendimi bilmezliğime rağmen değişecektir; ancak, kendimi insanlık hayatına bilinçli bir hediye gibi değiştirinceye kadar, bana rağmen değişen hayata yabancı kalışım ruhumun cehennem azabı olacaktır.
Kendimi değiştirmede zorlandığım sorun, insanlık yolunda taş yanına taş koymak değil elbette; bilmek gerek; hangi taş nereye konacak. Öyle ki, hiçbir taş insanlığı yüceltecek adımlara dolaşmasın. Bunun için de esas olan değişimden önce insanın kendini bilir olmasıdır. Çünkü “taştaki mana” insanın kendi yüküdür… Sadece kendini bilmiş insan, Tanrı’nın (yani değişimsel yaradılışın) insanlık yükünü taşıyabilir.
Değişimsel yaradılışın çeşitlilikte sonu belirsizdir. İnsan bilincinin bu değişimsel yaradılış doğasına karşılık tasarladığı uygarlıksa daha çok mülkiyette üst sınır tanımayan tutucu kalıcılığa iltifat ediyor. Şimdiki insan bilincinin çözmesi gereken uygarlık sorunu da gene kendi mülkiyet tıynetinden kaynaklıdır. İşte bu kendinden değişimli doğal yaradılışa yıpratıcı ve yok edici mülkiyet uygarlığı sorununu anca kendini bilmiş bilinçlerin örgütlü iş birliği giderebilir. Muharrem Soyek
***









