29 Kasım 2020 Pazar

Covid-19 Bizden Akıllı mı?

 

Bu Corona Virüsü sanki akıllı. Daha çok insana bulaşmak için, bulaştığı insanın içinde sabırla pusuya yatıp kendini belli etmiyor. Sanılanın aksine, ikinci kez yakalananların daha da ağır geçirdiği tespit edildi. Ağrıları korkunç. Beyin patlayacak, gözler yuvalarından fırlayacak gibi. Kalp derseniz çıldırmış gibi atmakta... Dayan dayanabilirsen. Vazgeçersen doğru tahtalı köye.

Virüs akıllı dedim ya; sanki matematik de biliyor. Bulaştığı her insanı hasta etmiyor; beşte bir oranıyla ilerliyor. Böylece hafif geçiren o 4 kişinin "Yok be! Abartıyorlar; grip bile bundan beter..." diyerek efelenmeleri virüsün acıyla kıvrattığı kişiyi kamufle ediyor. Tabi bir de bilgiç bilgiç virüsü nasıl alt ettiklerini anlatır durur o dörtlü. "Organik beslenin; bol sarımsaklı sirkeli kelle paça yiyin; sabahları sızma zeytinyağı için; akşamları sirkeyle gargara yapın..." Oysa ben bilirim ki o dörtlüyü virüs zaten kendisini masum ve zayıf göstermeye ayarlı azat etmişti. :) Virüs beş kişiden dördünü seyahat aracı olarak kullanmaya ayırıyor; onlarda klinik tedavi gerektirecek hastalık yapmıyor. Filyasyon ekibi bu hafif Covid 19 vakasını tespit etmişse kişiyi evinde kalması için uyarıyor. Olmadı özel karantinaya çekiyor. Virüs seyahat aracının garaja çekilmesinden memnun değil tabi. Hemen beynin sosyalleşme dürtüsünü uyarıcı dürtmelere başlıyor. Yapılan bir araştırmaya göre virüsün kışkırtmasıyla hastalık belirtisi göstermeyen çok kişinin 15 gün insanlardan uzak kalmaya dayanamayıp karantinadan firar ettiği söylenmekte.

Kötüyü tanırsan korkarsın. Ben korkuyorum. Bu salgında korkunun ecele faydası olduğunu da öğrendim. Elbette salgın sonuna kadar tek kişilik bir sığınağa kapanıp kalamadıkça hiçbir önlem yüzde yüz koruyucu olmayabilir. Gene de kaderin ecel takvimine güvenip de yüzde yüz korumasız kalmaktansa, yüzde doksan korumayla yaşamayı yeğlerim. Hani ola ki yüzde onla virüs geldi beni buldu; işte o zaman, "bende kusur yok, insan uygarlığı utansın" diyerek virüsü selamlarım. Belki o da benim bu onurlu duruşuma hürmetle cezamı hafif keser.

Herkes korunmak ve korumak için ne yapılması gerektiğini artık çok iyi biliyor. Sadece çoklukla ciddiye almıyoruz. Demokrasinin aciz kaldığı durum bu olsa gerek. NATO, Rusya ve Çin askeri güçleri gözetiminde özgürlük küresel çapta  bir 20 gün zorla kısıtlansa bu iş anca biter. Hayal tabi! Bize kalan gerçekse en az bir yıl insan içine çıkmaktan kaçınmak...

DİP NOT: Covid-19 bizden akıllı değil. Zaten aklı yeterli olaydı bizi hasta edip öldürmez de paşa paşa bizimle birlikte yaşar giderdi. İşin gerçeği, Covid-19 var olmak için bizden daha istekli savaşıyor...

24 Kasım 2020 Salı

Öğretmenler Günü

 

Öğretmen deyince nedense aklıma hemen ilkokul öğretmenim düşer. Sanırım bunun nedeni 5 yıl boyunca annemden sonra tek disiplin amirim oluşunun yanında, verdiği yoğun eğitim ve özendirdiği örnek kişiliğiyle kimlik özelliklerimi yapılandırmamda ailem ve mahallemden bile daha etkili olmasıdır. Sevgili öğretmenim Neriman Güç'ün ruhu şad olsun. Allah, benim fukara çocuk ruhumu sevindirmesi hatırına onu cennetine alsın; almazsa bilsin ki aynı çocuk inadımla çok fena küserim…

İlkokul sıralarındayken, belki de çoğumuzun en büyük hayali öğretmen olmaktı. Sevgi dolu sesi, bilgiye aç küçük beyinlerimizi doldururken, öğretmenimize hayran hayran bakar ve onun gibi iyi bir insan olmak isterdik. Yazı yazmayı, okumayı, kitapların en iyi dostumuz olduğunu, araştırmanın, doğayı korumanın insanlıktan olduğunu onlardan öğrendik. Mendil taşıma alışkanlığı, tırnak ve saç bakımı, kitap ve defterleri yıpratmadan kullanmak, el yıkamak, ilk öğretmenlerimizin bize kazandırdığı güzel alışkanlıklardır. Eskiden güzel el yazısı yazma eğitimi de verilirdi. Ancak şimdiki öğretmenlerin çoğu okuması kolay oluyor diye öğrencinin temel harflerle ayrışık yazmasına ses çıkarmıyorlar. Oysa bir öğretmenin güzel el yazısında ısrarcı olması gerekir gibime geliyor. Güzel el yazısı estetik bir bütünlük duygusudur; çocuğun ilk sanatsal kimliği gibidir.

Öğretmenler günü, Mustafa Kemal Atatürk'ün başöğretmen olarak kabul edilişinin yıl dönümünü hatırlatmasının yanında, esas olarak insanlığı yücelterek ilerletmede öğretmenlerin çok büyük katkı payı olduğu için önemlidir. Dünya genelinde, pek çok ülkede 1994’ten beri her yıl 5 Ekim günü UNESCO tavsiyesiyle Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Eskiden ülkemizde 16 Mart'ta resmi olmayan kutlamalar yapılırdı. 16 Mart, öğretmen okullarının kuruluş günüdür. On İki Eylül Darbe Hükümeti 24 Kasım'ı Öğretmenler Günü olarak resmileştirdi. 24 Kasım bence doğru seçimdir; Baş Öğretmen sanlı Atatürk’e değinmeden bir Öğretmenler Günü kutlaması Cumhuriyet ruhuna yakışmazdı.

Eskiden, 1960-70'lerde, öğretmenler geçim sıkıntısı çekmezlerdi. Ancak bunun nedeni onları kayırıp daha çok maaş verme politikaları değildi. Memurlar zaten genelde iyi durumdaydılar. En büyük işveren devletti; orta okulu bitirmiş olan bile çok kıymetliydi. Ülke genelde çok fakirdi; bu yüzden göreceli olarak öğretmenlerin maddi durumları da iyi görünürdü. O zamanlar bugünkü tüketim alışkanlıklarının çoğu zaten yoktu. Araba derdi yoktu; uydu alıcıları, bilgisayarlar, televizyon, telefon, doğal gaz, hatta çocuk bezi bile yoktu. En büyük gider gıda gideriydi. Memurların elinde gıda harcamasından sonra epey bir para kalabiliyordu. Parayı tüketecek zorunlu yaşam harcaması nicel olarak sınırlı olduğu için, gıdadan artan bu para insanı zengin göstermeye yetiyordu. Bugünse gıda gideri zorunlu tüketim harcamasında daha az ölçekte kalmasına rağmen ve eskisinden daha iyi koşullarda yaşanmasına rağmen, hiçbir memur sırf maaşıyla zengin görünümlü değildir. 

Öğretmenler, ahlâklı tüm memurlar gibi, maddi açıdan bir gerileme yaşamışlardır. Doğrudur; ancak bu gene de öğretmen niteliğindeki düşüşü açıklayabilecek temel bir neden gibi durmuyor. Üstelik eskiden sınıflar çok daha kalabalıktı. Ayrıca öğrenciler de çoklukla yoksuldu; yamalı önlükleri, kara lastik pabuçları ve takım sandığı gibi tahtadan çantaları vardı. Öğretmenler sadece eğitip öğretmekle kalmazlar öğrencilerinin maddi halleriyle de çok yakından ilgilenirlerdi.

Şişli 19 Mayıs İlkokulu'nda bile sınıfların yarıya yakını gecekondu ve kapıcı çocuklarıydı. Öğretmenler bu çocukların beslenmesi için durumu iyi olan çocuklardan çift beslenme getirmelerini isterlerdi. Durumu iyi olan velilerle konuşurlar, fakir öğrencilere önlük, ayakkabı, "okul bavulu" aldırırlardı. Gerekirse kendi olanaklarını kullanarak yardımcı olurlardı. Kontraplaktan yapılma, mini bavul çantaları yaygındı o zamanlar. Nerede şimdiki gibi sırt çantaları!

Her Öğretmenler Gününde, öğretmenin geçinemediği, ek iş yaptığı ve bu yüzden nitelikli öğretmen olamadığını söyler dururlar. Bana göre, sorun daha çok başka yerden kaynaklı. Bence, şimdiki bozulmuşluk öğretmen maaşını artırmak için bir koz olarak kullanılıyor. Öğretmen niteliğindeki bozulmanın nedeni aslında bizim bozulma nedenlerimizden farklı değil. Tüketim budalası bir uygarlık sevdasıyla hepimiz az çok insani ve milli ruhumuzun onurlu duruşunu kaybettik.

Nedenlerden birincisi, toplumda genel bir bencil bireycilik yükselişi sürmektedir. İkincisi ve bence en etkin olanıysa, öğretmen yetiştirme eğitimidir. Öğretmenin öğrenciyi insan etmeye eğitme yetisi önemsenmeyip sadece öğretici olmasıyla yetinilmektedir. Öğretmenin öğretmesini yeterli gören bu sistem, çocuktan “insan” yapabilecek bir ülkü tutkunu öğretmen yetiştiremiyor.

Üçüncüsü, öğretmenlik artık toplumsal saygınlığını yitiren bir meslek olmaya başladı. Eskiden gururla saygı duyulan bir meslekti. Şimdiyse öğretmenlik toplumsal düzeyi düşük sıradan bir meslek gibi algılanıyor; en berbat olanı da toplum ahlâkı bunu kanıksamış durumda. Bu yüzden kimse çocuğunu gururla öğretmen olmaya yönlendirmiyor; daha yüksek maddi getirisi olan mesleklere yönlendiriyor. 

Öğretmenlik mesleğine eski saygınlığını kazandırmak sadece öğretmen maaşını artırmakla olacak iş değil. Hatta maaştan bile öncelikli olarak, öğretmene mesleki ülküsünü kazandıracak eğitim sistemini adam etmeliyiz. Öğretmenin gönlüne öğretmenliği yücelten duyguyu, öğretmen olmanın saygın gururunu yerleştirmeden, öğretmenin cebini altınla doldursak işe yaramaz... Zorunlu eğitimde görev alacak öğretmenler doğrudan öğretmen mesleğini konu eden yüksekokullarda yetiştirilmelidir. Öğretmenlik Yüksekokulları açılmalıdır.

Bir söz vardır, "Ağaçlara da çocuklara da büyümeyi öğretemeyiz." Biz onların sadece sağlıklı büyümelerine yardımcı olabiliriz. Bu yüzden öğretmenin çok bileni ve çok öğreteni değil de öğretmenin doğru bilgiye nasıl ulaşılacağını öğreteni ve daha da önemlisi, bilgiden düşünce üretmesini öğreteni makbuldür. Düşünmek öğretilebilir bir şeydir. Sokrates, öğretmenlere der ki: “Öğrencilerinize bir şey öğretmeyin, onların düşünmesini sağlayın yeter.” Çünkü düşünmeye başlayan zaten kendi merakını giderme arzusuyla öğrenecektir. Ve bir merak peşine takılarak öğrenilen bilgi en kalıcı olandır; asla silinmez. Ancak, öğrencilere düşünmeyi öğretirken bilgiyi bulabilecekleri yol ve kaynakçaları da öğretmek gerekir.

Elbette eğitim sisteminin devamlılığını göz önüne alarak, zorunlu eğitimde öğrencileri üniversite giriş sınavlarına hazırlayıcı bir yaklaşım kaçınılmaz duruyor. Ancak, bunu başarının ölçüsü bir bilgi ezberi yarışına çevirdik mi her şey berbat oluyor. Ders notlarını bir kamçı gibi kullanıp çocukları yarış atı yapmaktan vazgeçelim. Öğrencinin içinden gelen bir merakla öğrenme arzusu duymasını sağlayacak yol yöntemdir eğitimin ve öğretmenin gerçek başarısı.

Yüce önderimiz Cumhuriyet'imizi gençlerimize, gençlerimizi de değerli öğretmenlerimize emanet etti. Onun bu emanetine sahip çıkarak, öğretmen olmanın onurunu her zaman ışıklı bir taç gibi başının üstünde taşıyan tüm öğretmenlerimizin önünde saygı ile eğiliyorum...

Öğretmene gereken değerin maddi ve manevi olarak verileceği daha güzel günler görmek umuduyla, öğretmenin mesleğindeki özveriye saygıyla, ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

Ne mutlu onlara ki öğretmenlerini minnet ve şükranla anarlar…

Muharrem Soyek (23 Kasım 2008)

10 Kasım 2020 Salı

10 Kasım Atatürk'ü Anma

  

“Bugün O’na yaraşır ne oldum? ” sorusunu kendimize sormalıyız; Atatürk’ün insanlığı yükselten öğretisini düne, yarına ve tüm günlere yaymalıyız. Anıtkabir bir Atatürk’ü öğrenme merkezi olmalıdır. O’na ait her şeye; onunla ilgili arşiv bilgilerine ve tüm güncel yazılı ve görsel yayınlara erişimi sağlayan halka açık bir müze olmalıdır. Atatürk her şeyiyle Anıtkabir’de milletine başöğretmen olarak hizmet etmeye devam etmelidir.

Irkçı böbürlenmeyle, “Ne mutlu Türk olana!” demeyelim. T. C. yurttaşlık gururuyla, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyerek Atatürk’ü sonsuz çakımlı bir fener gibi insanlık övüncü tutalım.

Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazdığı Nutuk’un taslak metinlerinde üzeri çizili bir cümle okudum. Bu bana çok dokunaklı geldi. Atatürk yazmıştır ki:

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

İşte, bu bölümün altına geçtiği bir cümlenin üstünü çizmiştir: "Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız..."

Belki de bir veda nutku sanılmasından çekindiği için, belki de bambaşka bir özel duyguyla bu cümleyi karaladı. Belki de hayal ettiği gelecekte hatırlanmayı hüzünlü buldu. Ne olduysa olmuş, ben bunu Atatürk’ün en duygusal vasiyeti olarak hissettim.

Seni hatırlamakla kalmayacağım; senin aydın hedeflerine gittikçe daha sağlamlaşan “Atatürk” bilinçlerimle yürüyeceğim. Seninle gurur duymayı hak etmek için sana yaraşır olmayı öğreneceğim.  Türkiye ve evrensel insanlığın hizmetinde çağdaş medeniyete katkı sunabileceğim düzeyde seni öğrenip anlamayı kendime görev edineceğim. Dinin, inancın ve özel yaşamındaki örneklemeler beni ilgilendirmiyor. Ben senin düşüncelerini ve düşündürmek istediklerini anlamak istiyorum.

Ata'yı konuşmak, anlamak ve hatta eleştirmek aslında Ata'nın bizden beklediği bir davranıştır. Her şey kendi zamanı içinde kavranıp anlaşılabilmeli ve sonra da bizim kendi zamanımız için yorumlanıp eleştirilebilmeli.

Hiçbir Amerikalı, George Washington köle sahibiydi diye, onun ulusal kahramanları oluşundan utanmaz; ancak, George Washington köle sahibiydi diye köleliği savunmaya da kalkışmaz.

Ata'm diyeceğini demiş aslında; bize onu anlamak kalmış: "Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır." * "nass-ı katı": (kesin hüküm, inak, emir, dogma, kutsanmış değişmezlik)

Atatürk haddini bilen bir dehadır. Çünkü, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!" demiş. Sanırım bu yüzden zaman üstü bir önderlik vasfıyla hâlâ etkin olmaktadır. (*mürşit; yol gösterici)

*

27 Kasım 1978 tarihli UNESCO'nun (Birleşmiş Milletler, Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) Genel Kurul kararına uygun olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada "Atatürk Yılı" olarak kutlandı. O güne kadar dünyada başka hiçbir lider için gerçekleştirilmeyen böyle bir program Mustafa Kemal Atatürk için yapıldı. 1981'den beri de bir başka lider için henüz yapılmadı.  

"Atatürk kimdir?" sorusuna UNESCO’nun 152 ülkesinin oybirliği ile verilen yanıt şöyledir: 

"Atatürk is: An outstanding person who devoted himself for the development of international understanding cooperation and peace a revolutionist who realized extraordinary reforms the first Leader who fought against imperialism and colonialism. A unique Statesman respectful to human rights pioneer of worldwide peace who never discriminated people according to their color religion or race through out his life founder of Turkish Republic" 

“Atatürk, uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda üstün çaba göstermiş; ülkesinde olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş; sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder; insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen insanlık örneği devlet adamı; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

Cumhuriyet'in 15. kutlama şenliklerine katılamadı. Dolmabahçe'ye denizden yanaşan gençler İstiklâl ve 10. Yıl Marşlarını söylerken yanındakilerin huzurunda ilk kez gözyaşı döktü. Gençlere el sallarken, güvenli ellere emanet ettiği Cumhuriyet'e sanki veda ediyordu . Derler ki, geri dönülmez komaya girerken "Aleykümselam" olmuş son sözü; belki de cennet O'nu selamlayarak karşılamıştı, kim bilir!

1938 yılı 10 Kasım günü sabah saat dokuzu sadece beş geçebilmiş. Ölümün en muhteşem konuğu Mustafa Kemal Atatürk Tanrı’nın ölümsüzlük rahmetiyle cenneti onurlandırmıştır. Bu, Allah’ın adaletine güvenen benim iman sözümdür. Emperyalizmin sömürgeci politikalarına karşı özgür bir insan uygarlığı hayaliyle ön saflarda savaşarak Türkiye Cumhuriyeti'nin önder kurucusu olmuş bu aziz insana açılmayan bir cennet ne ıssız bir eziyettir... Atatürk’e minnetle saygı duymayan Türkiyeli Müslüman'ın Allah sevgisine asla güvenemem.

10 Kasım milletin ağladığı gündü. Belki de bir kısım Türkiyeli ve epeyce bir Dünyalı hâlâ seviniyor olabilir de hani. Hiç önemli değil; çünkü özgür bir ruhun kanadında bitimsiz maviye yükselen tarihin mührüdür 10 Kasım… Irkdaş değil, yurttaş olarak; Atatürk'ün özgürlük ruhunu şad eden her TC vatandaşını gururlandıran bilinç günüdür 10 Kasım…

Atatürk gerçeği, kişisel hiçbir kimlik özelliğiyle karartılamayacak kadar aydınlık bir değerdir. Yani Atatürk, Safiye Hanım’ın değil de Hamiyet Hanım’ın şarkılarını daha çok beğenseydi; çocukluğunda karga kovalamamış, piyano çalmış olsaydı; yahut fasulye ve pilavı değil de pırasa ve baklavayı daha çok sevseydi; şapka giyip rakı içmeseydi de, gülyağı sürüp hacı olsaydı bile, biz Atatürk’ü gene de minnet ve sevgiyle anmaktan gurur duyardık. O’nu Mustafa Kemal ATATÜRK duyumuyla evrensel uygarlık kıvancına yüceltmeye karşın; gerçekte çoktan toprak olmuş etten ve kemikten bir Mustafa Kemal oluşunun hatırlatılması da bu gururlu minnet duyumunu yok edemez. Aksine, “sadece Mustafa’yı” da tanımış olmak bize öğretir ki, herkes bir Mustafa olabilir. Ancak, kim becerebilir bir Atatürk olmayı? Atatürk öğrenilebilir; fakat Atatürk olunabilir mi? İşte çocuklarımıza bu yüzden Yüce Atatürk ile birlikte insan olmanın sıradan hâlleri Mustafa'yı da göstermeliyiz. Çocuklarımız, Atatürk'ün insanüstü bir mucize olmadığını bilerek büyümeli. Bilmeli ki Atatürk olamasa da her çocuk bir Mustafa Kemal olma adayıdır. Çocuk bu adaylığa talip olmaktan korkmasın ki, Mustafa'yı Atatürk yapan yaşamsal ve düşünsel ilkeleri zamanın bilgisiyle güncelleyip kendine hayat yolu yapmayı mutluluk nedeni sayabilsin.

Bugün Ata’yı anarken asıl yapılması gereken: Mavi gözlü, şimşek bakışlı, altın saçlı gibi biçimlik iltifatlarla O'nun ölümlü bedenini yüceltmekten daha ileri olanı göstermektir. Barışçıl ve özgür yaşamın, toplumsal ilerleme ilkelerinin, insani amaçların başvuru kaynağı olarak Atatürk’ü geleceğe armağan eden eserlerin kolay ulaşılabilir sunumlarla sergilenmesidir. Bizi TC kurucusu, özgürlük savaşçısı, aklın yolunda bilgiyle yürüyen insan olan Atatürk gerçekliğine götürecek anma törenleri yapmalıyız. Atatürk yolu asla dogmatik bir ideoloji değildir. Atatürk'ün devrimsel tasarımlarını insana hizmeti amaçlayan en ileri uygarlık unsurlarıyla güncelleyebilen her zihniyet O'nun ruhunu şad eder.

Biz her On Kasım ve 19 Mayıs’larda Atatürk anıtlarına O’nun yüceliğiyle böbürlenişlerimizi sunan törenler düzenleyerek O’na biraz daha yaklaşmadık; O’nu daha derinden anlamış olmadık. Esas olan bizim görkemli törenlerde Atatürk ile böbürlenmemiz değildir; esas olan Atatürk bizimle böbürlenir miydi, onu bilebilmektir. 10 Kasım’da hepimize düşen görev geriye dönüp bir bakmak ve dürüst ve içten olarak çağdaş medeniyet yolunda nerede bulunduğumuzu görebilmektir. Her yıl 10 Kasım geldiğinde, başı çeken ülkelere en az bir adım daha yaklaşmış isek sorun yoktur. Atatürk’ü gururla anabiliriz. Ne diyor Atatürk? "Türk; güven, çalış, övün!"... Ve elbette çağdaş uygarlığın insanı para gücüne kul eden kusurlarını da def ederek ilerlemişsek anca kendimizle övünmeyi hak ederiz.

Muharrem Soyek (09 Kasım 2008)



29 Ekim 2020 Perşembe

Yıllar Sonra Hiroşima

Hiroşima öncesi ve sonrası Japonya; TRT arşivden.

YAŞASIN CUMHURİYET

 Yıl 1922… Ülkenin yıkılmadık, yanmadık, kana bulanmadık, küle dönmedik yeri kalmamış…

Yıl 1923… Ülkede 10 milyon kadar savaş artığı insan yaşamakta; hastalıklı ve yoksul; yüzde doksan beşi okumasız yazmasız. Kadınlarda okuma yazma oranı sadece binde dört... Fabrikan yok, işçin yok, patronun yok, mühendisin, doktorun, tüccarın, öğretmenin, mimarın, sanatçın yok; yolun yok, barajın yok, evinde suyun yok; üniversiten yok, bankan yok; dış ticaretin yok… Yok oğlu yok! 40 bin köyün 37 bininde ne yol ne okul var... Gel de şaşma!; Cumhuriyet ve demokrasinin bu ortamda yerleşip köklenme arzusundaki inancın gücüne... Şaşmasına şaşıyorum ama bir yandan da yere göğe sığmayan muazzam bir kıvanca bürünüyor ruhum. CUMHURİYET BAYRAMI HEPİMİZE KUTLU OLSUN!

1923 yılında tüm ülkede bin kadar tıp doktoru vardı ve içlerinde bir tane bile diş hekimi yoktu. Fakülte ve yüksekokul sayısı sadece 9; öğretim üyesi 307, öğrenci ise 2.914 ... Elektrik üretimi 1923'te sadece 33 MW kurulu güç iken bugün 100 bin MW kurulu gücü aştı (2023) (megawat = 1000 kilowat) ... 1965 yılındaki ihracatımız bile sadece 500 milyon dolardı...

“Cumhuriyet’in kuruluşu 101 pare top atışıyla duyuruldu ve milletçe kutlandı” dediğimiz günlerde bile bazı gazeteler bu muhteşem olayı küçümseyen yorumlar yayınlamıştır. Bugün de Cumhuriyet karşıtı fikirler demokrasinin düşünce özgürlüğü hoşgörüsüyle karşımıza çıkarılmaktadır. Ancak artık çok geçtir; Cumhuriyet, takmış koluna özgürlükçü laik demokrasiyi geleceği de mutlandırmaya ilerlemektedir. Yavaş olsa da kararlı adımlarla ilerlemektedir...

“Millet meclisinde bir büyü yapıldı, bundan böyle her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi gelecek değildir. Eğer ilan edilen Cumhuriyet'in ileri gelenleri ve Cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerse, biz de kendilerine cumhuriyetiniz kutlu olsun deriz...” (Böyle umutsuzlar, Cumhuriyet'in fos çıkacağını sananlar da vardı işte. Aslında kinayenin özünde gerçekçi bir uyarı da yatmaktaydı; gene de Cumhuriyetin ilan gününde edilen böyle bir söze uyarıdan çok küçümseme iması yükledi benim bilincim.)

O günlerin gençleri ve aydınları bu sözlere kulak asıp Cumhuriyeti kollama ve geliştirme çabalarında asla yılgınlığa düşmediler.... Sevgili Atatürk’ün önderliğinde kurduğumuz bu Cumhuriyet, muhteşem bir olaydır. Özellikle gençler, şimdiki modernite telaşına kapılıp da tarihimizin bu en muhteşem olayını bilinçli bir onur ve gururla yaşama mutluluğundan kendinizi mahrum etmeyin. Ve elbette biliriz ki Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve bayram yapmakla yüceltilemez...

Kısa zamanda az iş başarmadık; bundan sonrasının sorumluluğu herkesten çok siz gençlere aittir; bu yüzden Cumhuriyet Bayramı en çok da gençlerin bir özgüven bayramı yapılmalıdır. Genç dediysek, herkes geleceğin hayaline sarıldığı kadar anca gençtir... 

Gençlerden tez cevap geldi bana: “Biz Gençler, tarihimizin bu en muhteşem olayını bilinçli bir onur ve gururla kutlama kıvancındayız. Siz büyüklerimiz, kısa zamanda çok iş başardınız; şimdi ve bundan sonra sorumluluğun çoğunun biz gençlere ait olacağının bilincindeyiz. Hatta siz büyüklerin kusurlarını da hoşgörüyle düzeltmemiz gerekeceğini biliriz. Bunun için yeterli hayal gücü, sabır ve cesareti damarlarımızda akan tarihsel bilinçten almaktayız. Sürdürülebilir mutlu bir yaşam, Cumhuriyet'i özgürlükçü demokrasi bilinciyle omuzlayıp taşımakla anca olasıdır. "Ah bir genç olsam!" diye hayıflanan sevgili büyükler, siz biraz dinlenin. Laik Demokratik Cumhuriyet emin ellerdedir…"

* Ve Atatürk'ün dediği gibi... “Gençler ! Cesaretimizi artıran ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfanla, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil ! .. Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yüceltip yaşatacak olan sizsiniz..."

"… Bu konuşmamla (NUTUK ile), var olma tarihi sona ermiş sanılan büyük bir milletin bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı, millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaşmış olduğumuz sonuç, yüzyıllardan beri çekilen millî felâketlerden alınabilen derslerin ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu bedelin sonucunu Türk Gençliği’ne emanet ediyorum..."

“Türk Milleti’nin karakter ve törelerine en uygun olan yönetim, CUMHURİYET yönetimidir.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

* CUMHURİYET'İN İLANI

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922'de aldığı tarihi kararında saltanata son vermiştir; ancak, Cumhuriyet resmen ilan edilmemiştir. Bu tarihi kararın da açık bir öncüsü olan 1921 Anayasası ile yeni siyasal rejime ilk adım zaten atılmıştı...

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923'te seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve yeni kurulan Meclis, Lozan'da elde edilen antlaşmayı onaylamıştır. Lozan Barış Antlaşması'nın kabulü ve 6 Ekim 1923'te Türk Ordusunun İstanbul'a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü gerçekleşmiş ve böylece bir devir kapanmış ve yeni bir devir açılmıştır. Siyasal rejimin 23 Nisan 1920'den itibaren kaydettiği gelişmelere uygun devlet şeklini bulmak da bir zorunluluk haline gelmiştir.

25 Ekim 1923 günü gelişen bir kabine bunalımı Büyük Millet Meclisi'nde çalışma güçlüğünü ortaya çıkardı. 28 Ekim 1923 günü akşamına kadar kabinenin kurulamaması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Çankaya köşkünde verdiği yemek sırasında arkadaşlarına; "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz" diyerek görüşünü açıklamıştır. 29 Ekim günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusu tartışıldı. Sorun gene çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal Paşa'dan düşüncelerini açıklaması istendi. Mustafa Kemal Paşa, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyet'in ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu.

Grupta yapılan uzun görüşmeler sonunda, Cumhuriyet'in ilanı kabul edildi. Parti Grubu'ndan sonra Meclis de toplanarak, hazırlanan kanun tasarısını aynen kabul etti. "Yaşasın Cumhuriyet" sesleri arasında gece saat 20.30'da Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin ilanı 1921 tarihli Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine dair 364 No.'lu Kanunun kabulü ile olmuştur. Bu önemli değişiklikler, 29 Ekim günü yapılmış ve aynı gün TBMM Cumhurbaşkanlığı seçimini yaparak, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı oybirliğiyle yeni Türk Devletinin ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir.

* YAŞASIN CUMHURİYET!!

Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da. Televizyonda gösterdiler geçen gün. Gelenek edinmiş köy halkı; "Ben kendimi bildim bileli bu böyledir" diyor muhtar. 29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını... Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi...

Kirvesi tutmuş kolundan,

Yatırdılar bir kamp yatağına,

Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi

Elinde bıçağıyla,

Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:

"Yaşasın Cumhuriyet!" diye

Bunun üzerine de ekran karardı..

Korkarım bu, sade Gölköylülerin değil, hepimizin,

Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de

Düştüğü bir tarihsel yanılgı,

Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet...

Can YÜCEL"

* Şiirdeki, “korkarım… diye başlayıp, …. sünnet değil, farzdır Cumhuriyet...” diye vurgulanan mana özü, sıkı bir uyarı içeriyor olsa da Gölköylüler ve tüm milletin vahim bir yanılgısı sayılınca bana haksız bir kinaye göründü. Oysa, Cumhuriyet Bayramı’nda sünnet olan çocuğun, tam da sünnet sırasında “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırmasında farzı bozan hiçbir sakınca yoktur.

Ben bunu, Cumhuriyet övüncüyle çocuğa kazandırılmak istenen bir özgüven ve cesaret olarak değerlendiriyorum. Ancak buradaki 'sünneti' sünnetten sayılan bir ibadet biçimi sayarak, “Hayır, sünnet değil, farzdır!” dendiğinde, biraz zorlama bir yakıştırma oluyor… Çünkü ben, dinsel gelenekten gelen sünnet töreninin yöre halkı tarafından Cumhuriyet kutlamasını küçümsemek için aynı güne alındığı kanısında değilim. Aksine, Cumhuriyet’e verdikleri yüksek değerin bir ifadesi olarak görüyorum. Erkek çocuğun sünnet gibi unutamayacağı bir anısında “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırmasını sağlayarak, sözel ve görsel simgelerle bilincine sezgisel bir tanı kodlaması yerleştirilmektedir.

Ayrıca bu insanlar “Cumhuriyet'i” sünnet sanaydılar, aralarından bazıları Cumhuriyet'in kızlar için neden sünnet olmadığını merak etmezler miydi??!!! Ya da, "Cumhuriyet, erkekler için sünnetken kızlar için farz mı ola?" diye merak eden çıkmaz mıydı? Onlar, Cumhuriyet ile sünnet geleneği arasındaki farkı elbette biliyorlar. Sadece, sünnet ettirdikleri çocuklarını Cumhuriyet'e bağlamak istemişlerdir. Bu da güzel ve takdir edilmesi gereken şiirsel bir davranıştır.

*Ben burada şiire sözde felsefi bir küpe takmak adına düzülen dizelerde Gölköylülere haksızlık edildiğini düşündüğüm için itiraz ettim. Yoksa, şairin “Sünnet değil, farzdır Cumhuriyet!” deyişine gönlümün ve aklımın bütün canlarıyla katılırım. Hatta, “Sadece Cumhuriyet yetmez; anca Laik Demokratik Cumhuriyet farz olur! diyorum...

(Muharrem Soyek)



1 Ekim 2020 Perşembe

Kılıçdaroğlu, Milliyetçi İmam Hatipliler Derneği üyeleriyle

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Milliyetçi İmam Hatipliler Derneği üyeleriyle görüşmesinde "Milliyetçi, muhafazakar kesim ile CHP arasında mesafe doğmuş ise bunun sorumluluğu CHP’ye aittir. Bugüne kadar oluşan mesafenin büyümesi CHP’nin kurduğu yanlış politikalardan. Şimdi CHP’nin yaptığı her kesime ulaşmak. Biz o duvarları yıkacağız. Kararlıyım" dedi.

20 Mart 2020 Cuma

Bağış Sadaka Zekât Yardım

 Bağış, sadaka, zekât ve yardım işlerini öyle derinlemesine tarihsel, toplumsal, dini ve felsefi düzeyde merak edip irdelemiş değilim. Gene de kendi bilincimdeki kavramsal algıları paylaşmak istedim. Aslında bunların hepsi kendi özelindeki koşullarla farklılaşmaktadır. 
Bağış yapmak genelde kurumsal yardım örgütlerine maddi yardım işidir. Gene de bazı özel durumlarda kişiden kişiye mülkiyet geçişleri de bağışla yapılmaktadır.
Sadaka, düşkün gördüğün herkese gönlünden ne koparsa odur; hatta hayvan ve bitkilere yaptığın yardım bile sadakadır. Sadakanın özelliği bireysel sunu oluşudur; kurumlara sadaka verilmez. 
Zekâtsa farz ibadettir; kendine yeter olan malından ve parandan kırkta bir kesip senden daha yoksul olana aktarma işidir. Gene de herkesin kendi varsıllığına görece yoksul bildiğine vermesi durumunda, zekât çarçur olabilir diye düşünürüm. Ben zekâtımı ya tanıdığım bir yoksula doğrudan ya da devlet onaylı hayır kurumlarına vermeyi yeğlerim. Bağış, sadaka ve zekât kesin biçimde maddi paylaşım işidir. 
Yardımsa hem maddi hem manevi paylaşımla olabiliyor. Hayırlı bir işi açık övgüyle desteklemek bile yardımdır. Akıl vermek de yardımdır amma genelde ‘Akıl bende de var, sen paradan haber ver!’ denilerek geri çevrilir. Bize bir çıkar getirmediği hâlde birinin işini kolaylaştırmak, yaptığı işin bir ucundan tutmak da yardımdır. Maddi bir karşılık beklemeden verilen her şey yardım sayılır. Kâr gözetmeden belli bir süreliğine ödünç verilen maddi şeyler de yardımdır.

Bağış ve yardım yapmanın felsefesi bende basittir. Tek başıma dünya nimetlerinin tadını çıkarıp öylece doğduğum gibi ölebilirim amma tek başıma insanca yaşayıp ölemem ki!.. 

Bağış ve yardım işleri anca benlik dışı bir amaca hizmet aşkıyla, yani insanın kendinden ötesine gönüllü fayda eylemidir. Eğer dünyayı daha bir güzel etmeyi umursamayan birisi, (bağış, sadaka, zekât ve yardım) yapıyorsa… büyük olasılıkla toplumun gözünü perdeleyerek daha büyük bir dünyalık için yatırım yapmaktadır…

Sadaka zor iştir. Kimin sadakalık olduğunu bilmek zordur. ‘Allah rızası için!’ istedi diye dilenciye verilen şeyin gerçekten sadaka olduğunu kim bilebilir…? Belki de yaramaz bir örgüt elemanıdır da bu yolla para toplanıyordur. Belki de oldukça zengindir bile. Kurumsal bağış ve bilinçli yardım işi bana en uygunu gelir. Yardım işinde, elimdeki fazladan ne çıkarsa muhtaç bildiğimden esirgemem.

Bence, bağış yapmak en sağlıklı toplumsal yardımlaşma yöntemidir. Hele de bu devirde. Cep telefonu kontöründen bile bağış yapılabilmekte. Anlayacağınız bu bağış ve yardım işi, gelir yüksekliği koşuluna bağlı işler değildir. Gönül yüksekliğine bağlıdır. Dünyayı ve insan uygarlığının geleceğini umutlandırmaktan keyif alma işidir. İnsanlık yapıcı bağış da kolay, yardım da kolay; ancak öncesinde şu sorular yanıtlanmış olmalı:

 (Nereye ve kime yardım? Nereye ve kime zekât? Nereye ve kime bağış?) sorularına, vicdanımızı ve yaşam felsefemizi aldatmayacak yanıtlar vermiş olmalıyız… M. Soyek


16 Kasım 2019 Cumartesi

Anlatamıyorum


How to Tell?

Would you hear my voice, if I cry
In my verses;
Could you touch my tears
With your fingers?

Never knew songs could be so beautiful
And words so feeble to make the heart feel
Before I have fallen into this misery.

I know there's a place
Where you can say all you wish
So close I am, almost to be seen
But I have no word to mention the reflection...

Orhan Veli Kanık (Translated from Turkish by Muharrem Soyek)
***

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum. (Orhan Veli Kanık)
*


29 Eylül 2019 Pazar

Millet Bölünürse Ufalanır Yok Olur

* “Veren el alan elden üstündür” derler. Ancak, eli açıklıkta dengeyi kaçıran eller çok zaman boş ceplerde avare dolaşmak zorunda kalabilirler. Bence de titremeden veren ellerle paylaşmak biriktirmekten hayırlıdır. Gene de hep hatırlamalıyız; temel ihtiyaçları karşılamadaki olası yoksunluk sıkıntısının onur kırıcı karşılanışlarını def edecek birikimi yapma niyetiyle tutumlu olmak asla cimrilikten değil, aklın sağduyulu öngörüsündendir. Belki de en doğrusu “Paylaşan el sakınan elden üstündür” demek gerekiyor.

TDK sözlüğündebölüşmek”, “paylaşmak, üleşmek” olarak; “paylaşmak” da “bölüşmek” diye tarif ediliyor.

Bölüşmek, paylaşmak kadar iyi bir şey değildir. Çünkü bölüşmek ayrışım ve sınır çekmeyi de getirir. Bence en bereketli olanı parça mülkiyeti vermeden bütünü kullanımda adil paylaşımdır. İhtiyaç durumunu ve bütünün varlık nedenseli olan emek değerini ölçü almak paylaşım hakkı adaletinin ana ilkesi yapılmalıdır. Paylaşım anlayışı, gereğinde payların da paylaşılması ilkesini benimser olmalıdır.

“Bölünürsek yok oluruz/ Bölüşürsek tok oluruz” Yunus Emre

Paylaşmak yerine bölüşmek demiş olsa da tam benim anladığımdır. Yunus Emre’nin “bölünmek” ile uyak tutturmak için “bölüşmek” sözcüğünü yeğlediğini düşünüyorum; buradaki anlamı paylaşmaktır bence. Evet, bölüşmeyi paylaşım olarak algılayınca mana cuk oturuyor. Birleşik emek gücüyle elde edilen nimetleri paylaşmaktan söz ediyor.

Ancak, bugünkü gözlemlerime uyarlı olarak halk içindeki olası algı kaymasına dikkat çekmek isterim. Hayatın nesnel gerçekliğinde insanlar bölüşmeyi hukuk gereği bir hak görüyorlar. Mirasçıların mal bölüşümü gibi. Örneğin; babadan kalan mirasla bir konak bölüşüldüğünde oda oda sahiplenilir ve herkes kendi bölümünde konaklar; gene herkes sadece kendi bölümünün bakımından sorumlu olur. Bence bölüşülmüş konak daha erken yıkılır. Bahçe bile parsellenir de herkes kendi ağacının gölgesinde oturmayı yeğler.

Eğer bölüşmeyip de paylaşmış olsalardı, mirasçılar ve hatta onların akrabaları rahatsız etmeyen her hâlleriyle o konağın her bölümünden faydalanabilir olurlardı. Mutfak, sofa ve bahçe nöbetleşe değil de birlikte kullanımda kalır; hatta misafirler ortak külfetle ağırlanırdı. Her bölüme ayrı bir mutfak ve hatta banyo tuvalet yapmaya gerek kalmazdı. Bakımı da doğal olarak emek ve para paylaşımıyla daha bütünsel yapılacağından konağın ömrü artar. Paylaşmak bölüşmekten iyidir…

Paylaşım, bana ortaklaşa bir yaşam biçimini çağrıştırırken, bölüşümse özel mülkiyet sınırlarıyla bölümlü bir yaşam biçimini çağrıştırıyor. Tabi ki ben meseleye sofradaki ekmeğin bölüşümünden öteye geçen bir algıyla yaklaştığımdan öyle görüyor olabilirim. Hani ekmeği bölerken çok da kime ne kadar gittiğine özenmeyiz ya! Eh, bölüşmek de sadece ekmek için kullanılır bir sözcük değil hani.

Aradaki mana inceliğini kavramaya yardımcı güzel bir örnek buldum:

“İçtikleri su ayrı gitmez, her derdini onunla paylaşırdı.” H. Topuz.

Şimdi burada, “paylaşırdı” yerine “bölüşürdü” sözcüğünü koyup okuyunca manada duygusal bir eksilme seziyorum. Dertler, acılar, sevinçler gibi soyut gerçekliklerin bölüşülmesi çok da olası görünmüyor; çünkü gönül doyumunun kantarı herkesin kendine özel duyumuyla ölçülür. Kişi, dostunun derdini ve sevincini tam olarak, hatta daha da ileri giderek fazlasıyla bile paylaşabilir; gönlünün çekeri kadar. Fakat hiçbir şey tam birimiyle bölüştürülemez. Paylaşımsa nesnel bir gerçeklik arz ettiği kadar, ölçeksiz bir duygusal birlik hissi de veriyor. Bölüşüm sözcüğü bende duygusal tokluk hissi uyandırmakta yetersiz kalıyor.

Yukarıdaki zihniyetimle bakınca diyorum ki; vatan miras malı değildir milletin yuvasıdır; bölüşülmez, sadece paylaşılır. Vatanın nimetleri de bölüşüldükçe küçülür, paylaşıldıkça çoğalır. Millet, bölüşürse ufalanır yok olur; millet, paylaşırsa dirileşir tok olur. Muharrem Soyek
***

27 Eylül 2019 Cuma

İhtiyar Taşçı

“Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kaya yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır, ‘keşke güneş olsaydım’ diye…
‘Ol’ der Tanrı, güneş oluverir ihtiyar taşçı. Fakat bir bulut gelir önüne, hükmü kalmaz güneşin. Bulut olmak ister bu kez… ‘Ol’ der Tanrı ve bulut olur. Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur. Rüzgâr olmak ister; ona da ‘Ol’ der Tanrı ve rüzgâr olur bizim taşçı. Rüzgâr olup her yere egemen olur, fırtına olur kasırga olur; her şey rüzgârın karşısında eğilir. Tam keyfi gelmişken koca bir kayaya çatar. Bir o yönden bir bu yönden eser çarpar da ‘bana mısın’ demez kaya!

Kaya en güçlü olandı; ihtiyar taşçı bu kez kaya olmayı diler. Tanrı kaya olmasına da izin verir. Tüm heybeti ve gücüyle tam dünyalara diklenecekken sırtında bir acıyla içi sızlar kayanın... İhtiyar bir taşçı kayayı yontmaktadır…” NIETZSCHE
*
İhtiyar taşçı için bundan sonrası, Tanrı’nın yerine geçmeyi dilemek kalmıştı. Ancak Tanrı bu dileği yerine getirecek kadar zalim değildi. Tanrı olmak, hayatın tüm acılarını yüklenmekti. Geriye kalan en iyi seçenek gene ihtiyar taşçı olmayı dilemekti. Artık taştan çıkarılan nimete şükürle huzur zamanıydı… Ne olsa da huzur vermez her neyse olan kendimizden başka... * M. Soyek


1 Eylül 2019 Pazar

Taştaki Mana

* Yaşadığım hayatın tanrısal bir sınav olduğu kanısında değilim. Çünkü Tanrı bu denli adaletsiz olamaz. Neden sınavın soruları ve giriş çıkış koşulları bir değil? Bilincimi sorgularken vardığım bir hayat olgusu: Tanrı bizi sınamıyor. O, bize yüklediği aklın düşünebilir olmasını sağladıktan sonra, ‘insan olun ve hayata insanlıktan bir hediye bırakıncaya kadar cennet size haramdır’ diyerek veda etmiştir. Bence, tuzu kuru insanlar adaletsiz uygarlıklarını kutsamak için ‘Dünya Tanrı'nın sınav yeridir!’ mavalıyla mağdurlarını sindirme ve avutma hinliği yapmaktadırlar.

Tanrı varlığını kabul ettiğimde Tanrı'nın kıyamete kadar bizi yalnız bıraktığına birçok belirti de görünür oluyor. En azından artık bir peygamber göndermeyeceğini beyan etmiştir. Ayrıca, Tanrı'nın bize çeki düzen verme gayreti bu zamandan sonra kendi yaratım sanatıyla çelişir olmuştur. Çünkü insan artık bilincinin bilincine ermiştir; yani kaderini kendi aklıyla seçebilir ve yapabilir duruma yükselmiştir. Eğer bu durum Tanrı’nın arzusu değilse şimdiye dek bizi çoktan tepelemiş olmalıydı. Ulaştığımız bilinçsel boyutu Tanrı arzusu sayınca, Tanrı’nın artık ölüme kadar bize veda edip geri çekilmesi de insanı yaratma amacına uygun düşmektedir.

Hani derler ya, “Sen yeter ki dua ile iste, tüm evren yanında olacaktır.” Bu da vanası boşalmış iyimserlik gazı gibi gelir bana. En güçlü duayla iyi bir değişim istesem de evrensel ya da bazılarının tanrısal saydığı güçlerin beni desteklemeyi umursayacağı kanısında hiç değilim. Evrensel ya da tanrısal hayat bizi iplemeden kendi yazgısını dokumaya bakar… Asıl olan, duanın içerdiği niyete uygun tasarım emeğidir.

Bir gerçeğim var ki ne yapsam inkâr edemedim: Kendimdeki değişimin ve kendimi değiştirmenin bilincinde olmadan insan olamayacağım. Tabi ki hayat benim kendimi bilmezliğime rağmen değişecektir; ancak, kendimi insanlık hayatına bilinçli bir hediye gibi değiştirinceye kadar, bana rağmen değişen hayata yabancı kalışım ruhumun cehennem azabı olacaktır.

Kendimi değiştirmede zorlandığım sorun, insanlık yolunda taş yanına taş koymak değil elbette; bilmek gerek; hangi taş nereye konacak. Öyle ki, hiçbir taş insanlığı yüceltecek adımlara dolaşmasın. Bunun için de esas olan değişimden önce insanın kendini bilir olmasıdır. Çünkü “taştaki mana” insanın kendi yüküdür… Sadece kendini bilmiş insan, Tanrı’nın (yani değişimsel yaradılışın) insanlık yükünü taşıyabilir.

Değişimsel yaradılışın çeşitlilikte sonu belirsizdir. İnsan bilincinin bu değişimsel yaradılış doğasına karşılık tasarladığı uygarlıksa daha çok mülkiyette üst sınır tanımayan tutucu kalıcılığa iltifat ediyor. Şimdiki insan bilincinin çözmesi gereken uygarlık sorunu da gene kendi mülkiyet tıynetinden kaynaklıdır. İşte bu kendinden değişimli doğal yaradılışa yıpratıcı ve yok edici mülkiyet uygarlığı sorununu anca kendini bilmiş bilinçlerin örgütlü iş birliği giderebilir. Muharrem Soyek
***

8 Ağustos 2019 Perşembe

Denemeli Anılar

TÜM ONLİNE KİTAP SİTELERİNDE...

Daha önce az sayıda Papillon yayınlarından çıkmıştı. Bu güncellenmiş baskıdır. Türkçe kusurları düzeltilmiş, geveze uzatımlar kısaltılmıştır. Daha derli toplu ve anlaşılır olduğu kanısındayım. Gene de derim ki, “Bütün yazarlar kusurludur.”

Yaşanmış olsa da hiçbir gerçek bire bir yansımasıyla anlatılamıyor. Hiçbir gerçeklik anlatımı gerçeğin oluş anlığı kadar gerçek değildir. Gene de herkesin kendi yaşantısını ve hayallerini, başka yaşam biçimleriyle ilişkili gözlem ve deneyimlerini paylaşmasının en gerçekçi ve kalıcı yolu sözün kayıtlı paylaşımdır.

Bir gün birilerinin bizden bir anlatıma, görsele veya dinletiye dalarak kendini bilme ve yenileme olasılığına fırsat vermeyi çok görmeyelim… İnsan ancak insanları tanıdıkça kendini bilebilir…
***

Ayrıca; Google Play Kitaplarda E-Kitap olarak da yayındadır.

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Ölüm Hayatın Ruhudur

Çok düşününce ve yeteri kadar da yaşlanınca insan ölüm korkusunu yenebilir belki; gene de kimse ölümün soğuk ellerinden öpmeye can atmaz. Öldükten sonra dirileceğine ya da cennette dünya nefsiyle yaşamaya devam edeceğine tam imanla inanmışların dışında herkes ölümün soğuk nefesinden irkilir.Sadece ölümden sonra daha mutlu yaşayacağına inanmış metafizik kaçkını insanlar ölümü arzuyla çağırırlar. Onlar ölümü bir başka hayata açılan perde sanırlar; oysa perdenin ardına geçmiş hiç kimse şimdiye kadar perdeyi aralayıp da bu tarafa bir el etmiş bile değildir…

Ben ölüm korkumu epeyce hırpaladım; birkaç işim kaldı onları da tamam edeyim ölüm ne zaman gelirse gelsin demelerdeyim. Var-oluş nedenim benden kaynaklı olmadığı için ölüm nedenime kahretmeyi adil bulmuyorum. Doğmak için emek harcamadım; ölmek içinse asla harcamam... Sadece kabullenirim.

Aslında bilirim; ölüm hayatın ruhudur. O olmazsa hiçbir can dirilemez. Yani, ben ölmezsem ölümlüler beni Tanrı yaparlar ki bu da başıma sarabileceğim en büyük beladır. Herkes ölmezse daha bile beteri olur. O kadar tanrının evreni yönetmeye kalktığını bir düşünsenize...

Muharrem Soyek
***

Gelincik Zamanlı

“Ne ah edin dostlar, ne ağlayın! Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayın!” Nâzım Hikmet,

Şiirsel yapısındaki estetik biçimin görkemi kadar felsefi genişliği de var. Sadece insan dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayarak yaşayabilir; yani, sadece insan yarınki yaşamını bugünden tasarlayabilir... Dünü yaşayıp bugüne gelmiştir; bugünse dünkü yaşamıyla birlikte yarının hayalini kurarak yaşıyordur. Gene de insan ömrü gelincik zamanlıdır; yarına kalamayıp tüm görkemiyle dökülebilir de. Bu yüzden her zaman en saygın ve değerli var-oluş zamanı dünün elinden öpen ve geleceğin özlemini çeken bugündür.
*

Dünden alımlı
Kırmızıdan harlı
Bugün gelin olmuş al duvaklı
Yâr-ına gider bahtı kınalı…

Daha dün bugündü günün adı
Bugünse daha dünkü yarındı
Hele ömür yete yarına çıka
Günün adı gene bugün ola…

Pazara çeksem günleri
Bugünü geçmez ederi,
Gelincik zamanlı hepsi
Üç günlük ömrün bedeli…
*
Her şeye rağmen yarının belirsizliği, dünün bilgisiyle bugünü yarına bağlayarak yaşamaya engel oluşturmaz. İnsan için ‘yarın’ sadece bir gün değildir; yarından sonraki bütün günlerdir. O yüzden bugünü yarına bağlayarak yaşamak insanın önemsemesi gereken bir hayat özlüğü olmuştur. Ancak, çoğu insan uygulamada bugünü hiçleyen bir hata yapar: İnsan, dünü özlemeye ve yarının olası kaygılarına kendini öyle kaptırır ki, bugünü yaşamayı ya unutur ya da erteler. Böyle süregiden insan yaşamı gün gelir bugünü bile hatırlamadan hep yarının hayaliyle sona erer. İnsanın gelinciği hatırlaması bu yüzden çok önemlidir; insan, gelincik gibi tüm görkemiyle döktüre döktüre yaşayabilir de...

Her akşam dünün anısal bilgisiyle bugünü yaşamış olmanın da keyfiyle yarının rüyasına yatan insan, gelincik tohumu yutmuştur. Sadece tam zamanlı yaşayanlar gelincik zamanlı ölürler... Tam zamanlı yaşamak, dünü bugüne, bugünü yarına ulayarak bugünde yaşamaktır…

Günleri bağlayarak yaşamanın yolu bence, zamanı bölmeden sonsuza yürüyen bir bütün olarak yaşamakta. Yani, “hepsi bugün” diyerek amma dünün elinden öperek yarını da güzel hatırlayarak bugünde yaşamak...

Muharrem Soyek
***


9 Temmuz 2019 Salı

SENİ SEVİYORUM!


*Seni seviyorum!’ demenin cılız felsefesi: Âşık olunan kişiye, “Seni seviyorum!” demek duyguyu tam ifade etmez. Çünkü sevmek insan için zaten olması gereken sıradan bir duygudur. Sıradan olmayansa sevmenin karşıtı olan nefrettir. Gene de “Seni seviyorum!” demek, bir kişiye ve hatta bir şeye duyulan sevginin sözlü ifadesi sayılır. Elbette sevgili olma arzusunun ifadesi de olabilir. Sevginin aşk şiddetinde olması içinse kişinin ‘seni seviyorum’ dediği kişiden başka hiç kimseyi daha çok sevemez olması gerekir. Ancak, hiç kimse de aşkının hatırına sadece âşık olduğu kişiyi sevmekle yetinemez; insan, her şeyi sevebilir. Sevgi çokludur; oysa aşk öyle mi? Sadece bir kişiye duyumlu değilse, aşk yalan olur…

Âşık olduğum kişiye, “Ben sana âşığım!” dersem anca duygumu doğru ve tam ifade etmiş olurum. Çünkü aşk, bir başkasına tekil ve çokça mahrem özellikte tutkulu bir sevgiyle bağlanmaktır. Oysa sadece sevmekteyse kişiye özel mahrem tutkuyla bağlılık yoktur; eğer varsa, aşk düzeyine yükselmiş bir sevgiden söz edilmesi gerekir. Bence, önce sevgili sonra âşık olunur amma bizdeki bu ilişki nedense tersinden işletilip önce âşık sonra sevgili olunuyor… Sevgililer Günü, âşıkların birbirlerine sevgi belirteci hediyeler almaları bana bu yüzden tuhaf gelir. Aşk özeldir; bu nedenle birbirini sevenlere ayrılmış Sevgililer Günü âşıklara yetersiz kalır. Âşıklar, kişisel mahremiyetle sevişecek kadar sevgili ötesi olmayı başarıyla tamamlamış olanlardır…

Moda beyinleri avlayan Sevgililer Gününde tüketim kapanı kavramla bağlanan âşığın bilinci, farkında bile olmadan sevgili olma evresine dönerek geçici de olsa aşkı inkâr etmektedir. Âşıklar bence artık sevgili değillerdir; onlar sevgili iki candan öte geçip, mahrem birer can bağıyla gönüllerini bir ederek aşk düzeyine yükselmişlerdir… Kutlama günleri yoktur, çünkü en fazla hangi gün aşktan mest olduklarını hatırlamayacak kadar zamansız severler; aşk zaten sürekli sevgililiktir, bir anımsatma günü yoktur… Âşık canlar, canları çekende meşk ederlerM. Soyek
***



8 Haziran 2019 Cumartesi

Mühre

MÜHRE/şiir/Cinius Yayınları

İnternet kitap satışlarında bulunur

Şiiri kalp ritmiyle okuyan kişi şairin ruhunu gezdiren muhteşem kanatlar yapar.

Hani diyorum ki, arada sırada yaşımız başımız kaç olursa olsun, karıncanın telaşına büyülenmiş gibi bakan, deniz kabuklarına bakarken gözleri büyüyen çocuklara özensek diyorum. Çocuk gözlerle dünyaya aşk ile baksak ayıp mı olur? Böyle bakıyor olsak inanın içimizdeki çocuk dışarı çıkıp gözlerini şiire bağışlardı. İnsanın kendine özlemle bakması, içinde saklanan çocuğa şiir okuması gibidir. İnsanın kendine dokunması da çocuğun şiirden bir dizeye sobe demesi gibidir… İşte ben Mühre’mde kendimi sobelemek istedim.

Bilirim; şiirde en muhteşem son dize kıyametin arkasında saklıdır. Gene de o son dizeyi az sonra bulacakmışım gibi heyecanla ararım. Şiir, tanrıların ölümüne kadar bitimsizdir... Hayat, sen şiir olaydın eğer, her şair ölümünde Tanrı, Sırat Köprüsü’nü yıkardı.  Gene de senin şiirden olduğunu sandıran şairler var oldukça, doyasıya ve yeniden yaşayasım gelir seni, ey hayat!

Bu kitaptaki şiirler genç bir ruhun varoluş yollarında özgür yürüyüşüdür. Bu şiirler manada gerçekten çok güzeller.

Her nefesini fırsat bilesin
Hayatın nefaseti için
Ot değilsin ki yağmuru bekleyesin…

17 Mayıs 2019 Cuma

Zorunlu Eğitim tek tip olmalı


Adı bunun zorunlu eğitimse tek tip okul aracılığıyla verilmelidir. Eğitimde tümü kapsayan fırsat eşitliği ancak böyle sağlanır. Okul tek tip amma eğitim tek tip olmak zorunda değil. Sadece temel bilimler ile Türkçe ve artık dünya dili olmuş İngilizce zorunlu ve tek tip ders yapılmalıdır. Bu zorunlu dersler okul başarı notunda yüzde 50 ağırlıkta tutulmalıdır. Gerisi zaten seçmece; çeşit çeşit dersler içinden seç seçebildiğin kadar. Seçim adedinde sadece bir alt sınır belirlenir. Seçmeli dersler yüzde 25 not ağırlığı. Kalan yüzde 25 ise sosyal etkinlik katılımlarıyla tamamlanır. Amaç öğrenciyi düşündürmek ve kendisini tanımasına yardımcı olmaktır. Gerisi öğrencinin seçeceği özel ya da kamusal mesleki yüksek öğretim kurumlarınca tamamlanır. Tekniker düzeyindeki meslekler 3 yıllık, akademik düzeydeki meslekler de 6 yıllık oldu mu insan yeteneğine kalite gelir. Meslek okullarının son yılı mutlaka zorunlu çıraklık çalışmasıyla bitirilmelidir.

Zorunlu eğitime 12 yıl yeter, (2+10)... 4 yaşında başlar 16 yaşında biter. Zorunlu eğitimde sınıf değil ders geçmece olmalıdır. Geçilmeyen dersler dışarıdan tamamlanmalıdır. Böylece sınıfın öğrenci sayısı sabit tutulabilir. Elbette özel yetenekli ve özel engelli çocuklar için özelleştirilmiş eğitim veren okullar olacaktır. Bir tek onlar ayrıcalıklıdır.

Çocuklar büyüklerin hayal mimarları değillerdir. Onlar zorunlu eğitimle edindikleri düşünen bilinçleriyle kendi hayallerini kurgulamaya ehil duruma getirilmiyorsa eğitim misyonu bence çocukların değil büyüklerin çıkar hesabına hizmet ediyordur. Özellikle zorunlu eğitim, düşündürmeyi ve öğrencinin kendini bilmesini sağlayıcı sadelik içeren yol yöntemle insan yetiştirmeye odaklı yapılandırılmalıdır.

Şu anki uygulama insandan çok, çeşitlendirilmiş üretim gücü yetiştirmeye heveslidir. Çocuğa daha lisede 13-14 yaşında kendi seçimi bile olamayan mesleki üretim görevi yüklemek bana vicdanlı gelmiyor. Yani, şimdiki lise öncesi eğitim çocuğa mesleğini hevesle seçebilecek ne yetenek ne düşünen bilinç ne de arzulu bir özgüven vermektedir. Hani bunlar sağlansa çeşit çeşit lise olsun denebilir. Benim sistemde lise düzeyi sadece yüksek eğitim kurumuna kaydırılıyor, hepsi bu. Zorunlu eğitimse çocuğu bilinçli istekle seçim yapabilmeye hazırlayacak nitelikte olacaktır. Bu nitelikten dolayıdır ki, okul tek tip ancak öğrenci asla tek tip olamıyor.

Mesele çok saatli sıkı eğitim ya da az saatli esnek ve özgür eğitim sistematiği de değildir. Mesele doğrudan geleceğe insan yetiştirme amacına uyarlıktır. Amacımız neyse eğitim de ona hizmet edici kurgulanır. Benim eğitimsel amacım, öğrenciye bilgi yüklemek değil; bilgiyi kullanma becerisi yapan düşünmeyi öğretmektir. Sizin amacınız, öğrenciyi en fazla maddi kazanım sağlayıcı bilgiyle donatmaksa bugünkü eğitim sistemi tam da bu amaca uygundur.

Öğrenci vicdanlı bir bilinçle düşünmeyi öğrenmişse gerisini getirir. Aradığı bilgi insanlık tarihi arşivinde mevcuttur. Kalanı da kendi hayal gücüne takılı düşünme eylemiyle tamamlar. Ve kendisi baktı ki yeni bilgiler üretmiştir, onları da arşive ekleme özgürlüğünden endişe etmeyeceği ortamı biz sağlayalım yeter. Son dediğim, sadece demokrasinin laik hukuk devleti güvencesinde sağlanabilir.

Bunlar sadece ilkesel ana hatlar; ayrıntılar ayrıca uzman görüşleriyle ele alınmalıdır. Ancak temeldeki kusuru görmeden yapılacak en gösterişli reform bile işe yaramaz. Eğitimdeki temel kusur, eğitimin birincil hedef amacının öğrenciyi maddi kazanım becerisiyle donatmak olmasıdır. Oysa temel ve öncelikli amaç, öğrenciye özlenen insan karakterini oturtmaktır. O da elbette vicdanlı ve sanatsal estetiği yüksek bir yaşam biçimi sağlamaya yönelik düşündürücü eğitimle olur.

Eğitimde paranın gücüne bağlı fırsat eşitliği çeşitlilik yapılmıştır. Bu büyük bir adalet kusurudur. Zorunlu eğitim tam parasızken, alt ve üst düzey meslek eğitimi veren üniversal eğitimse paralı olmalıdır. Sadece, her madden yetersiz öğrenciye devlet tam burs vermelidir. Burs geri ödemeli olacaktır; ancak, ödeme uzun vadede ve sadece çalışır vaziyette olunduğu zamanlarda yapılır olmalıdır.

Darüşşafaka gibi bağışlarla parasız eğitim sunan liseler de artık kapılarını maddi yetersizliği olan herkese açan yüksek eğitim kurumlarına dönüşürler. Ya da MEB düzeniyle 12 yıl kesintisiz ve parasız eğitim verirler.

“Okumayı ve yazmayı öğrenmenin ne faydası var ki, düşünmeyi başkalarına bıraktıktan sonra!” Ernst R. Hauschkam

* “Eğitimdir ki, bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır; ya da bir milleti kölelik ve yoksulluğa terk eder.” Atatürk ) (Eğitim, olmazsa olmaz; ancak, bilimsel düşünmeyi öğretemiyorsa felaket olur)

Açık kapılardan açık fikir meydanlarına çıkılsın. Özünde yüksek sermayeye hizmetçi yetiştirmek üzere kurgulanmış bir eğitim sistemi üstünde yapılacak tüm iyi niyetli iyileştirme gayreti boşunadır. Kökten değişim zorunludur. Şu dünya servetinin yüzde 80’den bile fazlası dünya nüfusunun yüzde BİRİ elinde toplanmışsa, eğitim bu gerçekliğin baş mimarıdır. Sadece bizde değil, dünyada böyledir. Eğitim, farkında olsun olmasın gerçekte bu yüksek sermaye azınlığının çıkarlarına hizmet etmektedir. Değil mi ki insan sözde uygarlık adına daha çok maddi sahiplik için eğitimi önemsemek zorunda tutulmaktadır, bu böyledir. Değil mi ki anne babalar çocukları daha yüksek maddi statü kazansın diye özel okulların külfetine bir ömür harcamaktadırlar, bu böyledir. Böyledir çünkü her tüketim ve sahiplik zenginliğine azmeden başarı yolu mutlaka yüksek sermaye azınlığına ondalık bırakılan kapılardan geçer.

Zorunlu eğitim bu nedenle öğrenciyi anamalcı kurumlara eleman yetiştirme görevinden alınıp, sadece vicdanlı bilinçle düşünen insan yetiştirme üzerine kurgulanmalıdır. Meslek işi, kişinin fırsat eşitliğiyle seçeceği ve seçileceği meslek yüksek eğitim kurumlarınca, yani üniversitelerde verilmelidir. Zorunlu eğitimde fırsat eşitliği olmaz; çünkü zorunlu olan hiçbir şey fırsat koşulu belirlemez; kim olursa olsun fırsat kapısına toslamadan zorunlu olarak zorunlu eğitimden geçirilir.

Muharrem Soyek

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Anneler Günü


Bahar zamanı tüm canların coşkulu sevinciyle ilerliyordu. Anneler Günü gelmişti. Anneler, çocuklar ve hatta babalar bile sevinçli bir telaş içindeydiler. Hediyelik satış umuduyla esnaf da canlanmıştı. Âdem sakindi; somurtuk değildi amma neşeli de değildi. Âdem cebinden çakısını çıkarıp açtı; bahçesindeki beyaz güllerden en güzelini seçti ve gülü dalından kesti. Bir tane de kırmızı gülden kesti. Çakısını kapatıp cebine koydu. Güllerin dalındaki yaprakların bir kısmını koparıp attı; gülün altında iki yaprak bıraktı. Sonra çıkıp yandaki mezarlığa yöneldi.

Mezarlık girişinde sağlı sollu çiçek satan çiçek yüzlü Çingeneler sıralanmıştı. Güller ve karanfiller plastik kovalarda sessizce alıcı bekliyordu. Günün anlamına saygın eğik bir sessizlik mezar taşları arasında dolaşıyordu. Âdem, annesinin ruhuna dua olur umuduyla, bebeğini emziren kadının tezgâhından iki beyaz karanfil aldı. Kadın gençti; belki de ilk kez anne olmuştu. Saçları taze kına rengindeydi. Bebeğini emzirirken memesi görünmesin diye göğsünü oyalı yemeniyle örtmüştü.

Mezarlığın içlerine doğru yürürken; üstünde dev bir ıhlamur ağacı büyümüş eski bir mezarın başında durdu. Mezarın çok eski olduğu, Arap harfleriyle yazılı taşın yarıya kadar ıhlamurun gövdesine kaynamışlığından belliydi. “Kim olduğunu bilemesem de bu ıhlamur bunca yıldır seni kucaklamaktan bıkmamışsa iyi birisi olmalısın” diyerek, çingene kadından aldığı karanfillerden birini yosun tutmuş mezar taşının dibine bıraktı. Az ilerideki mezarda Âdem’in annesi yatıyordu; belli ki yeni gömülmüştü; mezarın toprağı tazeydi. Elindeki beyaz gülü ve karanfili mezarın başucuna bıraktı. Mezarın sağ yanına geçti, ellerini açıp dua etti. Mezarın sağ yanına geçince mezarda yatan kişi ziyaretine geleni görürmüş; annesi öyle derdi sağlığında.  Sonra kendi içine doğru konuşmaya başladı: “Umarım acıların dinmiştir benim çilekeş anam. Umarım Allah çektiklerinin hatırına seni cennetinde misafir ediyordur. Son ameliyatından çıkınca yoğun bakıma girmiştin. Bir ara solunum cihazından ayrılmış umut vermiştin. Hatta kendine gelip benimle konuşabilmiştin bile. “Çok üşüyorum, beni burada çıplak yatırıyorlar; hemşireye söyle bir battaniye atsın üstüme.” demiştin. Ben de sözde seni avutur umudumla: “Ağır bir ameliyat geçirdin; yoğun bakımdasın. Burada herkesi çarşaf altında çıplak yatırıyorlar. Ateşin çıkar diye çok örtmüyorlar. Bir iki güne normal odana aldıklarında giydirecekler” demiştim. Sen, “Tamam oğlum!” dedikten sonra yeniden uykuya geçmiştin.

Ertesi gün fenalaştın. Solunum cihazına bağlandın. Ameliyat konusu olan bağırsaklarında kanlanma olmadığı bilgisini aldım. Doktorunu dinlerken daldaki elmaya uzandığında elmanın kendiliğinden kopup dereye yuvarlanışını seyreden bir çocuk mahzunluğu çökmüştü içime. Bir sonraki günün gecesi sabaha karşı bu dünyayı terk etmiştin. Ruhun özgür kalmıştı.

Ne kimseye çektirdin ne kimsenin merhametine minnet ettin. Elin ayağın tutarken çekip gittin. Kimse anlamadı amma gene de itiraf etmeliyim ki böyle sessizce dünyadan çekilmenden sonra içimde ezilen boşluğa rağmen kendimi daha özgür hissediyor olmamdan utanmıştım. Şimdi bunun nedenini anlayabiliyorum. Artık senin için endişe etmeme gerek kalmamıştı. Artık banyoda ayağın kayar da düşersen ya da bir gece ansızın kalp krizi geçirirsen ne yaparım diye tasalanmıyorum. Tansiyonun ayaktayken düşer de bir yerini kırarsın diye endişem da yoktur. Her namaz sonrası, “Allah elden ayaktan düşmeden canımı alsın; çocuğum üzülmesin” diye dua ederdin. Ah, keşke ben gece gündüz endişe içinde kalaydım da sen yaşıyor olaydın…

Ruhun cennet huzuru bulsun. Ölümün son öğüdün oldu. Seni özledikçe daha iyi anlıyorum; dürüst ve merhametli yaşamak bizi hatırlatacak en güçlü duadır...
*

Cennette buluşma hakkına
Dünyam sebil ola senin hayrına
Ben biraz oyalanayım bu dünyada
Ruhuna rahmet iyi evlat olmaya…