“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” demiş şair Nazım Hikmet Ran. Ne kadar reddedilemez güzellikte bir şiirsel arzu, değil mi! Oysa söz konusu arzunun, yani insanı ağaç ve ormana benzetimdeki şiirsel gerçekliğin somutlaşmış bilgisi hiç de öyle değildir.
*
DAVET
… … …
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...
(Nazım Hikmet)
***
Bana göre benzetim kusurludur. Her şeyden önce insan ağaç değildir; ağaç gibi yeryüzünün sabit bir alanına bağlı değildir. İnsanın yaratılıştan hareket özgürlüğü vardır. İnsanın sadece bedensel varlığının bile bir ağaçtan daha ileri özgürlük talep edeceği açık bir gerçektir. Ayrıca, ağaç kendi cinsinden bir başka ağaca muhtaç olmadan tek başına da yaşayabilir. Oysa insan kendine has tekillikte özgür kalsa bile tek başına insanlık vasfıyla var olamaz. En önemlisi de bir ormanda ağaçlar asla kardeşçe yaşamazlar. Her ağaç ve her bitki güneşten ve topraktan daha çok faydalanmak için var olduğu alanı sırf kendisi kaplamak ister ve büyüyüp çoğalmasını buna göre biçimlemeye uğraşır. Ormanda yüksek rekabet vardır. En köklü, en dallı ve en uzun olabilen en güçlüdür; böylesi genetik davranışla serpilip büyüyen ağacın en geniş varlık alanını mülkiyetine alması doğal varoluş başarısıdır. Bu yüzden bir ulu meşenin altında ikinci bir meşe asla ululuk payesi alacak kadar özgürce serpilemez...
Yaşamak, vicdan gibi tek ve hür ve orman gibi kardeşçesine… diyebilirim demesine de ormanın vicdansız kardeşlerini ne etmeli bilemedim! Onların var olma hakkı da sanırım doğal varoluş diyalektiğinin vazgeçilemez bir gerçekliği. Zaten insan uygarlığı sadece doğal zıtların diyalektik çatışmasına bağlı ve bağımlı da yürüyemez; bu doğal kadere teslimiyet olur. İnsan, doğanın diyalektik gerçekliğini kendi istemleri doğrultusunda değiştirme başarısıyla tüm öbür canlılar içinde biricik olacak kadar benzersizliğe ayrışmıştır. Fark o kadar açık ve özgünce belirgin olmuştur ki, artık insan sadece insanla kıyaslanabilir. Bu kıyas ölçüsüyle her insan akıl ve gönül özgünlüğünde özgür birey olurken insanlık vicdanı kadar da kardeşçe bir toplumsal paylaşım uygarlığında yaşamalı... Ağaç gibi doğal yazgıya bağımlı bir özgürlük insana asla yetmez. Orman gibi, güçlünün varlığını onurlandıran bir kardeşlik de asla insan uygarlığına örnek tutulamaz.
Ben aslında şiirin dünya gerçekliğinden kopuk noktasına vurgu yapmak istedim; asla şiirin benzetim sanatsallığına eleştiri yapmıyorum... “Orman kanunu” deyişindeki gerçekliğin hakkını vermek istedim. Ormanda insan ahlâkıyla aynılaşan bir kardeşlik (vicdanlı sevecenlikle paylaşım) ortamı yoktur. Orman canlıları sandığımız kadar türel ve özgür bir ortamda var olmazlar. Ormandaki doğal ekolojik denge, pek sıkı bir rekabet üzere kuruludur; ideal insan toplumuna örnek yapılamaz. Ormanda veya herhangi bir doğal ortamda varoluş yasalarının dayattığı zorunlu içgüdüyle oluşan sürü birlikteliği vardır. İnsan ve insan toplumu doğal diyalektik olguyla evrimleşen canlıların bilinçsiz birliktelik düzeyini geçmiştir; artık kendi doğasını tasarımlayabilir, düşünme yeteneği olan bilinçli ve özgür bireyler arası iş birliği için örgütlü bir toplumsal yaşam ortamı kurabilir olmuştur. Yani insan toplumu, doğanın merhametine bağlı ağaç ve ormanla kıyaslanamayacak kadar ileri düzeyde bireysel ve toplumsal özgürlük hukukuna bağlı bir kardeşlik düzeneğine lâyıktır.
Aslında hiçbir şiir düz gerçeğin aynası değildir; şiir gerçeğin sihirli aynasıdır… Bu yüzden şiirsel gerçeklik aynen somutlaşamaz. Asıl olan şiirin özünde saklı insani dilektir. Bu bakımdan ele alınca, “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” şiirselliğindeki insani dileğe hiçbir sözüm olamaz. Bu dilek, kardeş ağaçların oluşturduğu ormanın sürdürülebilir ekolojik varoluş dengesini, insanın bireysel ve toplumsal varlığı için de arzulamaktadır. Benim bu şahane dizeden duyumsadığım mana böyle olsa da insan toplumunu ağaç ve ormanla özdeş bir yapılanımdan ileri düzeyde hayal etmek isterim. Çünkü ağaç ve orman kendi gerçekliğini oluşturan koşullara sorgusuz bağımlı olduğundan asla hayallerim kadar hür ve kardeşçe var olamaz. Oysa insan kendi var oluş koşullarını düzenleyebilir ve oluşturabilir olmasıyla kendi yaşam ortamını tasarlayabilen muhteşem bir canlıdır. Doğal içgüdü, yani “orman kanunu” boyunduruğuyla kardeşçe yaşamaktan ileri geçip, hakkaniyet temelli iş birliği hukukuna bağlı bir insan toplumunda tarihi insanlık bilinci ahlâkımla en olası bireysel özgürlük ve toplumsal kardeşlikle var olmayı yeğlerim…
Ağaç ve orman ilişkisini kanımca bir nevi birey ve toplum ilişkisi olarak değerlendirebiliriz. Orman, ağacı var eden en güçlü ve güvenli ekolojik nedensel ortamdır. Toplum da insanın kendini birey olarak güvende göreceği en güçlü varlıksal ortamıdır. Benzerlik kadar farklılık da keskindir. Çünkü hiçbir ağaç ne ormanın farkındadır ne kendi ormanını kurma hayalindedir. Oysa insan farkındadır; insan, içinde var olduğu toplumsal ortamı var edip işletmede hem özne hem nedensel olduğunun bilincindedir. Ağacın ve ormanın varlığı kendiliğinden bütünsel ekolojik dengeler sistemine bağlıdır. İnsanın bireysel ve toplumsal varlığı emek ve sermayenin iş birliği düzenine bağlıdır. Ben insanların bu bağlam üzere kendi toplumsal dengelerini oluşturduklarını ve bu dengelerde yer yer bireyciliğin veya toplumculuğun ağır bastığını görüyorum. Oysa, var oluş hakkının önceliği ne birey ne toplum içindir. İdeal olanı, birey (ağaç) ve toplum (orman) varoluşunu çatışmasız biçimde sürdürebilecek uygarlık dengesini tutturmaktır. Bilmeliyiz ki, şiir insan hayalinin sesidir. İnsan da bu şiirdeki hayalin sesine kulak verip en güzel varoluş gerçekliğini bulacağı uygarlık ormanını tasarlamayı hayal etmelidir... İnsanın ormanı kendi emeğine, ağacınkiyse tamamen doğal kaderine bağlıdır...
Yaşamak,
Vicdan gibi tek ve hür, uygarca birlikte
Bizim olsun bu haslet
Ölmeden önceki cennet…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder